Sokağa çıkıp herhangi bir insana mikrofon uzatsak ve “Bir toplumu ayakta tutacak şey nedir?” diye sorsak, sanırım alacağımız cevap adalet olacaktır.
Millî birlik, yalnızca ortak semboller etrafında toplanmakla değil, ortak bir adalet duygusunda buluşmakla mümkün olur. Adaletin zedelendiği bir ülkede aidiyet duygusu aşınır, güven yerini sessiz bir kırgınlığa bırakır. Birlik, sloganlarla değil; hakkın gözetildiği, emeğin karşılık bulduğu, güçlüyle zayıfın aynı terazide tartıldığı bir toplumsal düzenle ayakta kalır. Adaletin olmadığı bir ülkede birlik ya geçicidir ya da zorla ayakta tutulur. Hâlbuki millî birlik, ancak adaletle kök salar ve geleceğe taşınır.
Bir kasaba hayal edin… Bir gün kasabada bir dava görülür. Davanın bir tarafında nüfuz sahibi zengin bir tüccar, diğer tarafında yoksul bir çırak vardır. Herkes terazinin bir kefesinin ağır basacağını düşünmüştür. Karar açıklandığında salonda alkış kopmaz. Bir an herkes yerinde kalır ve nefesler tutulur. Zira adalet gürültüyü sevmez.
Hâkim, tüccarı hatalı, çırağı ise hafif hatalı bulur. Hâkim ne çırağın yoksulluğuna ne de nüfuz sahibi tüccarın servetine bakar. Yalnızca hakikate ve adalete bakmıştır. Yoksul çırak, ilk kez yalnız olmadığını hissetmiş; nüfuz sahibi tüccar ise gücünün bu duvarlar arasında bir anlam ifade etmediğini fark etmiştir.
Hiçbir kasabalının yüzünde bir zafer sevinci yoktur ama güven vardır. Çünkü adaletin terazisi şaşmamış ve ilk kez kasaba halkı, kim olduklarına bakılmadan adaletle hükmedildiğini hissetmiştir. Zira adalet, herkesi memnun etmek değil; herkese aynı mesafede durabilmektir.
Bir toplumda adalet duygusu yerleştiğinde millî birlik kendiliğinden filizlenir. Millî birliğin filizlendiği bir ülkede insanlar aynı göğe yönelir, farklı dillerle aynı duayı fısıldar. Zor zamanlarda kenetlenir, acıları birlikte göğüsler. Birlik, kalabalık olmak değil; kalabalıkken birbirine adaletle tutunabilmektir.
Ancak adalet, ahlâkla yönünü bulur, merhametle derin bir anlam kazanır. Bu bakımdan adalet yalnızca doğru karar vermek değil; aynı zamanda ahlâk ve merhametle beslenen bir terazidir. Neyin hak, neyin haksız olduğunu ahlâk belirler. Ahlâk, gücü değil hakkı esas almayı öğretir. Ahlâkın zayıfladığı yerde adalet şeklen var olur ama ruhunu kaybeder; kararlar doğru görünse bile vicdanları ikna edemez. Onun için adalet ile merhamet arasında derin bir ilişki vardır.
Bir gün kıymetli ağabeyim Ramazan Beyhan ile “hukuk-ahlâk ilişkisi” üzerine sohbet etmiştik. Yolda abimin söyledikleri üzerine düşünürken şunu fark ettim: Adalet merhametsiz olursa katılaşır; merhamet adaletsiz olursa keyfileşir. Gerçek denge, bu iki kavramın birbirini sınırladığı ve tamamladığı yerde ortaya çıkar. Yani merhamet, adaleti gevşetmez; onu insani kılar.
Toparlayacak olursak; ahlâkın rehberliğinde ve merhametin inceliğiyle işleyen bir adalet anlayışı, yalnızca düzeni değil, toplumsal güveni de inşa eder. Adaletin ışığı sönerse birlik karanlığa gömülür. Adaletin olduğu yerde ise farklı renkler aynı gökyüzünde birleşir, kalpler sanki sessiz bir anlaşmayla birbirine tutunur. Bu bakımdan adalet, millî birliğin en sağlam ve en güzel teminatıdır.