Türk tarihinin elbette ve her zaman en önemli ve en güçlü tarafı, milletimizin tamamının ordu millet oluşudur. Tarihimiz nice savaşların ve nice zaferlerin tarihidir.
Savaş elbette temenni edilmez ama “Hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salâh” düsturunu unutmadan, perşembenin gelişinin çarşambadan belli olduğunu hatırlayarak ve Yörük göçü bu kez yolda düzülmesin niyazıyla bu seferberlik çağrısını muhatabı olan herkese hatırlatmayı bir borç bilirim.
Olası bir savaşın savunma ve hücum safhalarında ihtiyacımız olan her şeyin imal edilmesi, geliştirilmesi, seri üretimi ve ithali gibi hususlarda hızla vites yükseltmeliyiz. Savunma ve savaş sanayii için ek vergi getirilmesi, özel fon oluşturulması, hatta deprem zamanında olduğu gibi kampanyalar yapılarak millî hassasiyetin teyakkuza geçirilmesi gerekmektedir. Yarın çok geç olabilir!
Olası bir savaşta neler yaşanabileceğini dün tahminlerle anlamaya ve kavramaya çalışıyorduk; bugün ise gözümüzün önünde her şey ayan beyan yaşanıyor. Sığınaklardan hava savunma sistemlerine, envai çeşit roket ve füzelerden İHA ve SİHA’lara, savaş uçaklarından radar sistemlerine, uçak gemilerinden yerli ve millî bilumum iletişim araçlarına, savaş yönetim merkezlerinden devlet ricalinin korunma protokolüne varana kadar her şeyin nasıl, niçin, ne şekilde ve ne kadar olması gerektiğinin hesabını net bir şekilde yapabilecek durumdayız.
Siyasetçilere çok iş düşüyor. Terörsüz Türkiye çabasının ne anlama geldiğini bugün daha iyi anlıyoruz. İçinden geçtiğimiz hassas zamanlarda bağrımıza taş basıp PKK yükünden kurtulmaya gayret ederken, muhalefet ve iktidar arasındaki lüzumsuz gerginliklerin yüküne bu ülkenin evlatlarının tahammülü yoktur.
Mevzileri tahkim etmek zorundayız. Muhalefet, bir dahaki seçimlerde belki oyumu artırırım yahut iktidar olurum hevesiyle ülkeyi zora sokacak siyaset ve hesap yapamaz; bundan böyle yapmamalıdır. İktidarın da yapması gerekenleri yahut yapmaması gerekenleri belirlerken ve uygularken seçim hesabı yapma lüksü yoktur.
Bir araya gelinmelidir. Kürsülerde ve ekranlarda kavga edip Meclis koridorlarında karşılaştıkları vakit birbirlerine fıkra anlatıp şakalaşan siyasilerimiz, artık kamera önünde de tek bir yumruk gibi beraber olabildiklerini harbi ve hasbi bir şekilde ülke insanına ve dünyaya göstermek borcundadır.
Hesap, bir dahaki seçimin ve şahsi ikbalin hesabı değil; Türkiye’nin istikbal ve istiklalinin hesabıdır.
Kardeşliğimizi, muhabbetimizi ve birlik duygumuzu beş para etmez sebeplerle örselemekten vazgeçeceğiz. İşimiz, mevkiimiz ve makamımız ne ise onun hakkını vereceğiz. Helal kazanç ve Allah rızası düşüncesinin yanına Türkiye’yi de yazacağız bundan böyle.
Çöpçü sokağı süpürürken, çaycı çay demlerken, hâkim karar verirken, bürokrat adım atarken, siyasetçi devleti yönetirken; her birimiz ne iş yapıyorsak o işi yaparken “Savsaklarsam, işimin hakkını vermezsem, adam gibi yapmazsam Türkiye’ye zarar veririm” düşüncesiyle hareket edeceğiz.
Sıra bize gelmeden önce üstümüze düşeni yapmak borcundayız. Biz, huzur ve güvenle yaşadığımız Türkiye’mizin kadrini kıymetini bileceğiz. Hâlimize şükredeceğiz. “Şükür nimeti artırır” buyrulmuştur.
Nimet sadece kazanç ve sağlık değildir. İman da bir nimettir. Sevmeyi imandan bildiğimiz Türkiye’nin dört bir yanı yangın içindeyken güven ve huzura sahip, asil ve vakur bir mekân oluşu da büyük bir nimettir. Bunu unutmayacağız.
Dünya ve bölgemiz büyük bir savaşın ortasındayken devletimizin ortaya koyduğu strateji olan 86 milyon vatandaşın birinin bile burnu kanamadan bu süreci atlatmak ve savaştan uzak tutmak hedefi doğrudur, yerindedir.
Selametle.