Varmak istediğin bir yer varsa oraya gideceksin.
Boşuna bekleme.
O adres sana gelmez.
Diyelim ki “3 basamak yukarıya” çıkmak istiyorsun
ve “nasıl çıkarım” diye soruyorsun.
Ama…
“Adım at” dendiğinde itiraz ediyorsun.
Hem hiçbir şey yapmamak…
Hem de istediğin sonuca ulaşmak…
Nasıl olacak bu iş?
“Ben değişmem.
Neyi, nasıl yapıyorsam olduğu gibi devam edecek.
Zaten ne gerekiyorsa fazlasıyla yapıyorum.
Bu yüzden tüm tavsiyelere kapalıyım.”
Yine de…
Bir şeyler olsun…
Ben de varmak istediğim yere ulaşayım.
Sesimi duyurmak istiyorum.
Tek şartla:
Hiç ses çıkmayacak.
Kimse fark etmeyecek.
Dikkat çekmeyecek.
Ama sesim duyulacak.
Herkes beni görsün istiyorum.
Ama…
Ortam karanlık olsun.
Mum ışığı bile olmasın.
O karanlıkta görüneyim.
Kazanmak istiyorum.
Yarışmadan.
Maratonda birinci olmak istiyorum.
Koşmadan.
Aynı işi, aynı şekilde, aynı insanlarla bin defa yapmayı denedim, olmadı.
Şimdi bin birinci kez yine bildiğim ezberi tekrarlayacağım.
Ama…
Bu sefer sonuç değişsin.
Şimdi…
Ne anlatıyorum?
Özet: Bir şeyin değişmesini istiyorsan önce kendin değişeceksin.
“Bir de böyle deneyelim” demekten korkmayacaksın.
Tavrını, tarzını, ezberini bırakamıyorsan farklı sonuç beklemeyeceksin.
Bir süredir “Hicret-Rotasyon-Bereket” ilişkisi üzerine düşünüyorum.
Uzun süre aynı pozisyonda sabit kalanların, zamanla o alanı değişime ve gelişime kapalı hâle getirdikleri anlaşılıyor.
O yapının yöneticisini değiştirmek bile çoğu zaman bu hastalığa çare olmuyor.
Çünkü o yönetici risk almaktan korkan, özgüvensiz ve tecrübe fakiri biriyse, mevcut yapıya teslim olup ezberin parçası hâline geliyor.
Bilmek yapmaktır.
Bilmeyen yapamaz.
Yapamayan da bilemez.
Yapabilmek ile yetki arasındaki makas açıksa ve bu durum yaygınlaşmışsa, “organize vasatlık” başarıyı cezalandıran bir sistem haline gelmiş demektir.
Kazanamayan kazandıramaz.
Selametle…