Kararsızların sayısının her geçen gün arttığını söylersek, tam isabet kaydetmiş oluruz.
Siyaset kurumu, sadece söylemle veya eylemle seçmeni ikna edemiyor. Çok değişik bir ortamdayız. Proje anlatıyorsun, ufuk çiziyorsun, hamaset yapıyorsun, popülizm yapıyorsun, mağdura oynuyorsun, cezaevindeki isimlere öykünüyorsun, hedefi sadece içeridekileri çıkartmak üzerine senaryolar yazıyorsun; seçmende hiçbir karşılığı olmuyor…
Türkiye’de ve Yozgat’ta siyaset uzun süredir bir ikna faaliyeti olmaktan çok, karşı tarafı itibarsızlaştırma yarışına dönüşmüş durumda. Her gün yeni bir “kirlenme” iddiası, yeni bir dosya, yeni bir ifşa kamuoyunun önüne sürülüyor. Ancak bu ifşaların önemli bir kısmı, aslında hedef kitlenin tamamını değil, çok daha sınırlı bir alanı etkiliyor. Çünkü seçmen davranışı, rasyonel bir değerlendirme sürecinden ziyade aidiyetler üzerinden şekilleniyor. Bu nedenle, bir seçmenin “karşı tarafın kirli olduğuna” ikna edilmesine çoğu zaman gerek kalmıyor; o zaten buna hazır, hatta buna ihtiyaç duyuyor.
Asıl sorun, siyasal aktörlerin kendi seçmenlerini “temiz olduklarına” ikna etmekte yaşadıkları zorlukta ortaya çıkıyor. Negatif kampanyanın doğası gereği, sürekli başkalarının hatalarını anlatan bir dil, kaçınılmaz olarak seçmenin zihninde şu soruyu doğuruyor: “Peki ya siz?” Bu soru, doğrudan sorulmasa bile bir şüphe olarak yerleşiyor. Çünkü kirlenmenin bu kadar yaygın ve sıradan bir tema hâline geldiği bir ortamda, seçmen bilinçli ya da bilinçsiz şekilde genelleme yapıyor: “Herkes kirli.”
İşte tam bu noktada “kararsız yükseliş” dediğimiz olgu, yalnızca bir tercih belirsizliği değil, aynı zamanda bir güven krizinin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. Seçmen, aktif bir tercih yapmaktan ziyade pasif bir geri çekilme eğilimi gösteriyor. Oy vermeme isteği, protest bir tavırdan çok, bir tür korunma refleksi hâline geliyor. Çünkü tercih yapmak, sorumluluk almak anlamına geliyor; oysa güven duyulmayan bir sistemde sorumluluk almak riskli bir davranış olarak algılanıyor.
Ancak bu geri çekilme kalıcı olmuyor. Türkiye’de seçmen davranışının en dikkat çekici özelliklerinden biri, son anda tekrar alışkanlıklara dönme eğilimi. Bu durum ilk bakışta çelişkili görünebilir: Güvenmeyen, şüphe duyan, hatta oy vermemeyi düşünen seçmen neden tekrar sandığa gidip tanıdık bir tercihte bulunur? Bunun cevabı, siyasal kültürün derinlerinde yatıyor.
Türkiye’de oy vermek yalnızca bir tercih değil, aynı zamanda bir kimlik beyanıdır. Bu nedenle seçmen, ne kadar eleştirel olursa olsun tamamen kopmakta zorlanıyor. Kararsızlık bir tür ara durak hâline geliyor; nihai varış noktası değil. Bu da siyasetçilerin işini kolaylaştırıyor. Çünkü seçmeni gerçekten ikna etmek yerine, onu mevcut aidiyetinde tutmak yeterli oluyor.
Fakat bu döngünün uzun vadede ciddi bir maliyeti var. Siyasetin sürekli olarak “diğerinin kötülüğü” üzerinden yürütülmesi, yalnızca söylem seviyesini düşürmekle kalmıyor; aynı zamanda beklenti eşiğini de aşağı çekiyor. Seçmen artık “iyi” bir yönetim beklemekten vazgeçip, “daha az kötü” olanı tercih etmeye başlıyor. Bu ise siyasetin kalite standardını sistematik olarak düşüren bir mekanizma oluşturuyor.
Daha da önemlisi, bu süreç seçmenin psikolojisini dönüştürüyor. Umut etmek, yerini uyum sağlamaya bırakıyor. Bu çok kritik bir kırılma noktasıdır. Çünkü umut, siyasal katılımın en temel motivasyonlarından biridir. Umudunu kaybeden seçmen, değişim talep etmek yerine mevcut duruma adapte olmaya çalışır. Bu adaptasyon ise çoğu zaman edilgen bir kabulleniş şeklinde gerçekleşir.
Bu noktada ortaya çıkan seçmen tipi, klasik anlamda ne sadık seçmendir ne de kararsız seçmen. Daha çok “alışkanlıkla oy veren”, ama zihinsel olarak mesafeli bir kitle söz konusudur. Bu kitle, siyaseti bir çözüm alanı olarak değil, kaçınılmaz bir gerçeklik olarak görür. Dolayısıyla siyasal rekabetin niteliği ne kadar düşerse düşsün, bu durum onları şaşırtmaz; çünkü beklentileri zaten düşüktür.
Bu tabloyu değiştirmek için öncelikle siyasal dilin dönüşmesi gerekiyor. Sürekli olarak karşı tarafın hatalarını anlatan bir siyaset, kısa vadede mobilizasyon sağlayabilir; ancak uzun vadede güven erozyonunu derinleştirir. Seçmen artık yalnızca neye karşı olduğunu değil, neye inandığını da görmek istiyor. Bu ise daha zor, daha zahmetli ama çok daha sürdürülebilir bir siyaset anlayışını gerektiriyor.
Ayrıca şeffaflık ve hesap verebilirlik gibi kavramların yeniden anlam kazanması şart. Çünkü kirlenme iddialarının bu kadar yaygın olduğu bir ortamda, sessizlik ya da geçiştirme stratejisi artık işe yaramıyor. Seçmen, doğrudan ve ikna edici cevaplar bekliyor. Bu cevaplar verilmediğinde ise şüphe kalıcı hâle geliyor ve zamanla genelleşiyor.
Son olarak, seçmenin kendi rolünü de yeniden düşünmesi gerekiyor. Sürekli olarak “daha az kötü” olanı seçmek, aslında bu sistemin devam etmesine katkı sağlıyor. Bu noktada seçmenin talepkâr olması, beklenti eşiğini yükseltmesi kritik önem taşıyor. Çünkü siyaset, büyük ölçüde seçmenin beklentileri doğrultusunda şekillenir. Beklenti ne kadar düşükse, sunulan kalite de o kadar düşük olur.
Özetle, Türkiye’de siyaset bir süredir negatif kampanya ve karşılıklı suçlamalar ekseninde ilerliyor. Bu durum kısa vadede tarafları konsolide etse de uzun vadede seçmenin sisteme olan güvenini aşındırıyor. Kararsızlık, bu aşınmanın en görünür sonucu olarak ortaya çıkıyor; ancak kalıcı bir kopuşa dönüşmüyor. Seçmen, son anda alışkanlıklarına dönerek bu döngüyü yeniden üretiyor.
Asıl kırılması gereken nokta da tam olarak burası: alışkanlık ile güven arasındaki bu kopukluk. Bu kopukluk giderilmeden ne kararsızlık azalır ne de siyaset daha nitelikli bir zemine taşınabilir.
Ve belki de en kritik soru şudur: Seçmen yeniden umut etmeyi ne zaman ve hangi koşullarda mümkün görecek?
Selametle.