Yozgat’ta arkadaşlarla çay içtiğimiz bir ortamda yaklaşık 8-10 kişi beraberdik. Döndü dolaştı, yaz başında olduğumuz için sohbet tatil konusuna geldi. “Tatile nereye gidiyorsun?”, “Tatilde ne yapacaksın?”, “Çocukların okulu kapanınca nerede olacaksın?” gibi sorular konuşulmaya başlandı.
Ben sessiz sakin bir dinleyici oldum ve duyduklarıma inanamadım. Yozgat’tan Dubai’ye tatile gidenler, Yunanistan’a tatile gidenler, Kıbrıs’a gidenler, İtalya’yı gezmeye gidenler olduğunu öğrenmiş oldum. Bu yıl için başka tatil destinasyonlarını incelediklerini ve ailece karar vereceklerini söyleyenler de oldu.
Biz çocukken Ankara’ya otobüsle gidip gelen bir yakın akrabamıza “hoş geldin” ziyaretine gidilirdi. Ankara’ya giden yakınımız günlerce, haftalarca Ankara’da ne yaptığını, Ankara’yı ve yolculuğu anlata anlata bitiremezdi. Ben de şimdi diyorum ki: Nereden nereye…
Yozgat’ta yaşayanların yaz gelince tatil heyecanı; Çamlık’a çıkmak, Sorgun’a kaplıcaya gitmek, Sarıkaya’ya kaplıcaya gitmek, Yerköy’de Uyuz Hamamı’na şifa bulmaya gitmekten ibaretti.
Şimdi bu yazımı okuyanların, “Herkes böyle değil. Fakir fukara, garip guraba bu işin hiçbir tarafında yok. Tatil onlar için hayal.” dediklerini duyar gibiyim.
İnsanlık tarihi boyunca toplumlarda her zaman zengin de olmuştur, fakir de olmuştur. Devleti yönetenler ve anayasal düzen, gelir-gider arasındaki dengesizliklerden kaynaklanan toplumsal rahatsızlıkları azaltabilmek için sosyal yardım adı altında kurum ve kuruluşlar ihdas etmişlerdir. Dini hassasiyetleri olanlar da zekât, sadaka gibi yardımlaşma ve dayanışma anlayışlarıyla sosyal adaleti sağlamayı amaçlamışlardır.
Konudan sapmamak adına bugün ülkemizin son yıllardaki gelişimini ve dönüşümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
Türkiye, son 25 yılda dolar bazında yaklaşık 6 kat büyüdü. 2000’li yılların başında 260 milyar dolar olan GSYH, 1,6 trilyon dolara çıktı. Fert başına düşen millî gelir 3.500 dolardan 19.000 dolara yükseldi. Bu muazzam değişimin sonuçlarını ülkemizin her yöresinde, her sektöründe görüyoruz. Bu gelişme, ülke ve ekonomi yönetimi açısından büyük bir başarıdır. Bu hakkı teslim etmek gerekir.
2000 yılından önce bugüne göre imkânlarımız daha kısıtlıydı. O nedenle daha azla yetiniyorduk. Azı daha çok paylaşıyor, garibanın hâlinden daha çok anlıyorduk. Çünkü büyük çoğunluğumuz garibandı. Ekonomik yetersizlikler birbirimize daha çok yaklaşmamızı, dayanışma içinde olmamızı mecbur kılıyordu.
Köyden kente göçmüş bir önceki neslin tutumlu ve tutucu yaşam anlayışı hayatımıza yön veriyordu. On yılda bir darbelerin yaşandığı, vesayetçi bir rejim altında baskıcı bir düzende, kapalı devre sıkıntılar içinde yaşayıp gidiyorduk.
Ceza Kanunu’nun 141 ve 142. maddeleri komünizm, 163. maddesi ise irtica gelecek diye milletin başında Demokles’in kılıcı gibi duruyordu. Turgut Özal, 1991 yılında bu maddeleri kaldırınca ne irtica geldi ne de komünizm. Bu maddeler yüzünden yıllarca çekilen sıkıntılar ve hapis cezaları da milletin yanına kâr kaldı.
1960, 1971, 1980 ve 1997 darbeleri ile aralarda yapılan balans ayarları milleti canından bezdirmişti. 70 sente muhtaçlık hâlleri, NATO ve CENTO’ya bağımlılık durumları… Anlatacak ne çok şey var.
2002 yılında AK Parti iktidara gelince bütün bu sıkışmışlıklardan hızlı bir şekilde kurtulmaya başladık. Sonra tabiri caizse barajın kapakları açıldı. Her alanda çok hızlı gelişmeler yaşandı. Özellikle maddi alanda olağanüstü ilerlemeler oldu. Ülke baştan sona mamur hâle geldi. Yollar, barajlar ve fabrikalarla ulaşılamayan köşe kalmadı. Parklar, bahçeler, millet bahçeleri ve ağaçlandırma çalışmalarıyla yeniden yeşil ülke konumuna yükseldik. Uçaklar, helikopterler, tanklar, toplar ve gemilerle denizde, havada ve karada dünyanın önemli güçleri arasına girdik. Camiler, çeşmeler, hanlar, hamamlar ve medreseler yeniden ihya edilerek tarih yeniden dirildi.
Peki, ekonomik büyüme hayatımıza nasıl yansıdı? Ekonomik değişimin sosyal yansıması ne oldu?
Adeta kapana kıstırılmış insanlar, bu hızlı gelişim karşısında ne yapacaklarını şaşırarak yılların maddi açlığını bastırmak için birbirleriyle yarışmaya başladılar. Önce ne bulduysak yedik, sonra seçmeye başladık; ama yemeye devam ettik. Ülkemizde her beş kişiden biri obez. Bu alanda Avrupa’da ilk sıralardayız.
Karnımız doydu ama gözümüz aç kaldı. Evlerimizi, arabalarımızı, kıyafetlerimizi değiştirdik. Önce biraz yadırgar gibi olduk, sonra “Bana ne yakışmaz ki?” yaklaşımıyla aynaları çatlattık. Sadece aynaları mı? Komşuları da çatlattık. “Onda var, bende niye yok?” diyerek kıskançlık duygusuyla rekabeti artırdık.
Apartmanları diktik. Asansörlerde karşılaştıklarımıza hangi Türkçe ile selam vereceğimizi düşünür olduk. Sonra susmayı tercih ettik. Acaba “Selamünaleyküm” mü, “Günaydın” mı, “Hayırlı sabahlar” mı demeliyim diye düşünerek selamı bile çarpık yaşantımıza alet ettik.
Maddi olarak ilerleyince manevi olarak da ilerleyeceğimizi düşündük ama yanıldık. 2000’den önceki manevi prangaların maddi olanlardan daha güçlü olduğunu anladık. Baskıcı dönemin azınlık egemen güçleri, tahrip ettikleri kaleleri canhıraş bir şekilde koruma kararlılığını sürdürdüler.
Yönetimin iyi niyetli gayretlerine rağmen temel sorunlar hâlâ devam ediyor. Asırlar boyunca İslam’ın bayraktarlığını yapmış bu ülkenin çocukları, onlarca yıl manevi değerlerinden uzak bırakıldı. Maalesef atadan dededen kalan içi boşalmış, yarım yamalak bilgiler tabiri caizse merdiven altı dindarlığı doğurdu.
Uzun yıllar toplum manevi anlamda hem cahil hem de yoksul bırakılınca açılan özgürlük ortamını da sağlıklı değerlendiremedi. “Mütedeyyin” aileler, “Biz çektik, çocuklarımız çekmesin.” kaygısıyla evlatlarının önünü açtılar. Yokluk ve yoksulluk dönemlerini yoğun yaşamış tecrübeli nesiller de kaybolmaya başlayınca her şeye maddi çıkar gözüyle bakan bir nesil ortaya çıktı.
Sadece kendi menfaatini düşünen, helal-haram gözetmeyen, değerleri yok sayan bir nesil ortaya çıktı.
Bütün toplumun böyle olduğunu söylersek iyilere haksızlık etmiş oluruz. Hani derler ya; “Bu millet iyilerin yüzü suyu hürmetine ayakta duruyor.”
Gerçekten de madde ve mana dengesini kurmuş, değerleri kuşanmış bir neslin hakkını teslim etmek gerekir. Yüce Mevla’dan dileğim, iyilerin ve doğruların galebe çalmasıdır.
Ne maddiyat ne de maneviyat sadece devlete bırakılamayacak kadar önemli meselelerdir. İyilikleri çoğaltalım ve iyilerden yana olalım.
Selametle…