Makamlar, unvanlar ve elde edilen başarılar; insana toplumdan uzaklaşma değil, topluma daha fazla yaklaşma sorumluluğu yükler. Halkın sesini duymadan, sorunlarını yerinde görmeden ve aynı hayatı paylaşmadan gerçek anlamda rehberlik yapmak mümkün değildir.
Makam ve mevki sahipleri, o makama gelinceye kadar birçok merhaleden geçiyor.
Aradan uzun yıllar geçince hem mesleki tecrübeleri artıyor hem de hayat tecrübeleri gelişiyor.
Sonrasında ise yaşadığı, doğduğu ve büyüdüğü topraklardan aldığını fazlasıyla geri verme zamanı başlıyor. (Burada maddi konulardan bahsetmiyoruz.)
Bilgi birikimi ve tecrübe, o insanları sosyal bilimciler ya da siyaset bilimciler kadar olmasa da toplum için önemli şahsiyetler hâline getiriyor.
İşte insan nefsi tam da burada devreye giriyor.
Özellikle bazı insanlar, kendilerini adeta Yunan tanrıları gibi görmeye başlıyorlar.
Peki, toplumun beklentisi ve ihtiyacı nedir?
Sosyal ve siyaset bilimcileri, toplumların geleceğini siyasi iktidarlardan ziyade sosyal ve siyaset bilimcilerinin belirlediğini söylerler. Bu tespit, siyasi iktidarların da belli düşünce, fikir ve değerler etrafında şekillendiğini göstermektedir.
Gerçi endüstri devriminden sonra, Batı’nın öncülüğünde fikir ve ahlakın maddi ve siyasi amaçlar uğruna değiştirildiği bir dünya içine girdik. Sosyal ve siyasi hedeflerin de iktisadi ve teknolojik çabaların kontrolüne girmesi, bu imkânlara sahip olanların herhangi bir fikrî ve kültürel değere bağlı kalmadan politika yürüttüğü bir belirsizlik ortamını ortaya çıkardı.
Fikrin yok edilmesi ne demektir?
Fikir, insan toplumlarında düşüncenin belli bir ahlak ve ideale bağlı olarak şekillenmesi demektir.
Günümüzde bu konu daha çok “düşünce” kelimesiyle açıklanmaya çalışılıyor. Ancak düşünce, tek başına belirsiz bir kavramdır. Çünkü her düşünce doğru ve iyi niyetli değildir.
Düşünceyi fikir hâline getiren unsur, onun taşıdığı ahlak ve iyilik amacıdır.
Maalesef birçok kişi, fikir kavramını sadece “düşünce” olarak ifade ederek onun ahlaki yönünü göz ardı etmektedir. Elbette bunda dilde ve kavramlarda yaşanan yozlaşmanın da büyük payı vardır. Her entelektüel, kavramlarını kendi değerlerine ve kültürüne bağlı kalarak kullanmadıkça bu kargaşa devam edecektir.
Fikir, insanın şahsiyetini ve ideallerini taşıyan önemli bir değerdir. Aynı zamanda olaylara ve kavramlara kendi değerler sistemi açısından bakmasını sağlar. Böylece kişi, başka düşünce ve gündemlerin etkisine kapılmadan hem kendi kimliğini hem de toplumunun kimliğini koruyabilir.
Türkiye’nin Batılılaşma sürecinden sonra fikrî namusunu ve şahsiyetini kaybettiğini söyleyen önemli fikir adamlarımız vardır. Bu görüşe katılmamak mümkün değildir.
Çünkü bilgi ve kurumlarını yabancı ülkelerden alıp kendi şahsiyetini ve fikrî misyonunu koruyabilmenin kolay olmadığı herkes tarafından bilinmektedir.
Bu nedenle aydınımızın, daha doğrusu münevverimizin, kendi kimliğimizi yeniden inşa etme noktasında bazı eksiklikler içinde olduğunu düşünüyorum.
Bir ülkenin aydını, bizim terminolojimizle münevveri, çok önemli bir sorumluluk taşır. Çünkü o, her şeyden önce kendi şahsi beklentilerinin ötesinde tarihî ve kültürel misyonunun sahibidir ve koruyucusudur.
Olayları günlük kazançların ve siyasi hesapların ötesinde değerlendirir.
Belli bir grubun aidiyetiyle hareket etmez; toplumun her kesimini kucaklar ve onlarla güçlü bir bağ kurar.
Batı’daki entelektüelden farklı olarak sadece bilgi üretmekle ve yorum yapmakla yetinmez. Aynı zamanda sosyal, iktisadi ve siyasi olayların içinde yer alır; tavrını tarihî ve sosyolojik bir perspektifle ortaya koyarak doğrunun yanında olmaya çalışır.
Kendimi de bu toplumun münevveri olma sorumluluğunu taşıyanlardan biri olarak gördüğüm için, kendimle ilgili bir örnek vermek istiyorum.
Mesleki ve ilmi çalışmalarımda yalnızca yazıp konuşmakla yetinmedim. İnsanlarla, özellikle de gençlerle birlikte sahada çalıştım.
Ancak şunu gördüm ki, sahada fazla çalışıp gençlerle iç içe olmam, bazı aydın arkadaşlarımız tarafından beni “basit bir ilim adamı” gibi görmelerine sebep olmuş.
Bu durumu hem bizzat müşahede ettim hem de bazı dostlarım, bu algının yakın çevreme kadar yayıldığını bana ilettiler.
Bu anlayışla başkalarını eleştirenlerin önce kendi faaliyetlerini gözden geçirmelerini ve yaptıkları çalışmaların toplumda hangi somut sonuçları doğurduğunu değerlendirmelerini tavsiye ediyorum.
Aynı tavrı siyasi alanda sergileyenlerin de toplumdan bekledikleri karşılığı alamadıkları tarihî bir gerçektir.
Önemli liderlerden ve dava adamlarından öğrendiğim bir gerçek var.
Kitlelere, “fildişi kule” denilen yerlerden uzaktan bakarak, onların arasına karışmadan, dertlerini yakından hissetmeden hiçbir fikrî veya siyasi anlayışı benimsetmek mümkün değildir.
Maalesef akademi dünyasında böyle bir anlayış hâkimdir.
Oysa sosyal bilimlerin tamamı, toplumla iç içe yürütülen çalışmaların daha sağlıklı sonuçlar verdiğini kabul etmektedir. Uzaktan yapılan değerlendirmeler çoğu zaman yetersiz kalmaktadır.
Toplumun nabzını tutamayan, onunla aynı şartları paylaşmayan insanlar yalnızca olayları doğru analiz edemezler; aynı zamanda toplumun desteğini de kazanamazlar.
Ülkemizin son derece zor zamanlardan geçtiğini hemen herkes söylüyor.
Ancak bu toplumu anlamadan, dertlerini ve beklentilerini dinlemeden, ezbere ya da tahmine dayalı çözüm önerileri sunarak ne ilmi ne de siyasi anlamda gerçek bir rehberlik yapmak mümkündür.
Sosyal bilimcilerin ve siyaset bilimcilerin artık halkın dertlerini yalnızca yazılarında ve konuşmalarında değil, bizzat onların yanına giderek paylaşmaları, günümüzün en acil ihtiyaçlarından biridir.
Selametle…