Yazı yazmak için etrafında olup bitenleri, insanları özenle ve dikkatle gözlemlemek gerekiyor.
Ve sonrasında onlar hakkında etraflıca düşünmek gerekiyor.
Ancak o zaman bir şeyler yazmak mümkün olabiliyor.
Yozgat’ta güz geldi mi hem bir yılın muhasebesi yapılır hem de gelecek yılın hikâyesi yazılmaya başlanır. Alım satım, düğün, düzgün kış hazırlığı; her şey güzün yapılır. Okullar açılır, ortalık hareketlenir. Cadde ve sokaklar insanlarla dolar taşar. Köydeki insan elini avucunu toplar; ne kazandı, ne kaybetti, muhasebesini yapar. Aynı zamanda güz, “hazan mevsimidir”. Yapraklar sararır, hava serinler, insanların kıyafetleri kalınlaşır.
Evlerde kaloriferler düşük ısıda yanmaya başlar.
Bütün bu çalışmalar büyük bir emek, çaba ve gayret gerektirir.
Ailede bunu ana baba yapar ama çocuklar için hava hoştur. Nasılsa onları onlardan çok düşünen büyükleri, önlerinde arslanlar gibi duruyorlar.
Siyasette, ticarette, aile hayatında; hayatın neresinde olursa olsun muhakkak fedakârlık yapan insanlar vardır. Maalesef onların emeği her zaman, Yozgatlıca söylersem, “sağdıç emeğidir.”
Hayatın bitmeyen çarkları, kimi zaman içinde hızla dönerken çevresindeki fedakâr ellerin çabasının üzerini de unutuşun tozuyla örter. Her yapının temelinde, her başarının ardında, o yolu var eden, o harcı karan eller vardır. Ancak ne yazık ki tarih ve insanlar, genellikle yapı tamamlandığında bu elleri unutma şeklinde bir adaletsizliği tekrarlar. “Evi yapan kazma dışarıda bırakılırmış” sözü, hem bu acı gerçeği hem de unutulan emeğin sitem dolu bir haykırışını çarpıcı bir dille ifade eder.
Bir ev inşa edilirken kazma, kürek, çekiç gibi araçlar inşanın her aşamasında vazgeçilmezdir. Temeli kazar, toprağı şekillendirir ve yapının gökyüzüne doğru yükseldiğini görmek için gece gündüz işler. Ancak yapı tamamlandığında o kazma artık “gereksiz” görülür ve bir köşeye bırakılır. Ne kadar önemli olursa olsun, o anın ihtiyaçlarına hizmet etmediği için unutulur. Oysa binanın sağlamlığı, o kazmanın şekillendirdiği temele dayanır.
Bu söz, yalnızca bir fiziksel gerçeği değil, insanın toplumsal ve bireysel hayatındaki acımasız unutkanlığını da yüzlere vurur. Tarihin tozlu sayfalarına baktığımızda, çoğu zaferin ve medeniyetin ardında bu sözün haklılığını görürüz. Bu durum, sadece tarih sahnesinde değil, bireysel yaşamın her alanında kendini gösterir. Bir iş yerinde çalışanların verdiği emeğin hiçe sayıldığı anlara hepimiz şahit olmuşuzdur. Yılların tecrübesiyle bir projeyi başarıya ulaştıran bir çalışan, sürecin sonunda unutulur. Yeni gelen yöneticiler ya da ön plana çıkan ekipler, o işin temelini atanın adını bile anmaz. Kazmanın dışarıda bırakılması burada da bir gerçeklik kazanır.
Ailelerde bile bu tablo sıkça tekrar eder. Anne ve babalar, çocuklarını büyütmek için gecelerini gündüzlerine katar. Onların daha iyi bir hayat sürmesi için kendi hayallerinden, konforlarından feragat eder. Ancak çocuklar yetişip kendi hayatlarını kurduğunda, anne ve babalar kendilerini dışarıda bırakılmış kazmalar gibi hisseder. Onların emekleri, zamanın koşuşturmasında unutulup gider.
“Evi yapan kazma dışarıda bırakılırmış” sözü, büyük bir çaresizliğin ifadesi gibi görülse de aslında bir uyarı taşır. Bu söz, insanlığa “emeği unutmayın” der. Toplumların ve bireylerin adalet anlayışı, kazmayı tutan elleri hatırlamakla ve onlara hak ettikleri değeri vermekle mümkün olabilir. Kazmayı tutan ellerin takdir edilmesi, gelecekte benzer fedakârlıkların devam etmesini sağlar. Aksi takdirde, bir sonraki inşa sürecinde o kazmayı tutacak elleri bulmak zorlaşır.
Unutmamalıyız ki görkemli bir yapının dayanıklılığı, yalnızca yükselen duvarlarında değil, o duvarları ayakta tutan temelde saklıdır. Ve o temeli var eden kazmaları hatırlamak, insanlığın kendi vicdanına sahip çıkması anlamına gelir. Görünmeyeni onurlandırmak, emeği unutulmaktan kurtarmak, bir toplumu geleceğe taşıyan çıkar yolu olacaktır.
Kazmayı unutmak, emeğin hıçkırdığını duymamak demektir. Ama hatırlamak ve onurlandırmak, insanlığı geleceğe taşıyan en önemli temel taşıdır.
Selametle.