Apartman hayatı bize yalnızca aynı binayı değil, bazen birbirimizin hayatını da paylaşmayı öğretiyor.
Katlar arasında yalnızca birkaç santimetrelik beton, daireler arasında ise ince bir duvar var. Bu yüzden bazen komşunuzun televizyonunu, bazen telefon konuşmasını, bazen de aile içindeki tartışmalarını istemeden dinlemek zorunda kalıyorsunuz.
Geçtiğimiz günlerde yine buna benzer bir olaya tanık oldum.
Komşumun ergenlik çağındaki oğlunun sesi sık sık yükseliyor. Dışarıda son derece saygılı ve efendi görünen bu genç, evde adeta bambaşka birine dönüşüyor. Beğenmediği bir yemek, bulamadığı bir eşya ya da hoşuna gitmeyen en küçük bir durum…
Ses yükseliyor…
Ardından annesinin sesi geliyor.
Kısık… Açıklamaya çalışan… Gönül almaya çalışan… Neredeyse özür dileyen bir ses tonu…
O an şunu düşündüm:
Bu manzara artık birçok eve yabancı değil.
Asıl dikkat çekici olan ise, bu tablonun geleceğe bıraktığı izler…
Belki de bu yüzden son yıllarda “narsisizm” kavramını her zamankinden daha fazla konuşuyoruz.
Üstelik mesele yalnızca Türkiye’nin değil.
Dünyanın dört bir yanında benmerkezci, empati kurmakta zorlanan ve sürekli onay bekleyen bireylerin sayısı artıyor.
Peki neden?
Narsisizm bulaşıcı bir hastalık değil.
Kimse sabah uyandığında narsist olmuyor.
Bu kişilik yapısı; insanın mizacıyla birlikte büyüdüğü aile ortamının, ebeveyn tutumlarının ve içinde yaşadığı toplumun etkisiyle zaman içinde şekilleniyor.
Peki narsist kimdir?
Kendisini olduğundan çok daha önemli gören…
Sürekli takdir edilmek isteyen…
Eleştiriye tahammül edemeyen…
Başkalarının kendi etrafında dönmesi gerektiğine inanan kişidir.
Elbette bunun tek bir nedeni yok.
Ancak çocuklukta sergilenen iki uç ebeveyn tutumu, narsistik kişilik özelliklerinin oluşmasında önemli rol oynuyor.
Birincisi; değersiz hissettirmek…
Sürekli eleştirilen, duyguları küçümsenen ve yeterince görülmeyen çocuk, içinde derin bir “Ben yeterli değilim.” duygusuyla büyüyor.
Bazıları bu duyguyla içine kapanıyor.
Bazıları ise tam tersine, bu eksikliği gizleyebilmek için kendisine kalın bir zırh örüyor.
İşte bazen o zırhın adı narsisizm oluyor.
İkinci ve günümüzde çok daha yaygın olan sebep ise aşırı yüceltilen çocuk anlayışı…
Yeni nesil ebeveynlik aslında çok güzel bir niyetle başladı.
“Çocuğu dinleyelim.”
“Kendini ifade etsin.”
“Özgüveni gelişsin.”
Ancak zamanla denge kayboldu.
Çocuğu dinlemek, her söylediğini doğru kabul etmeye dönüştü.
Onu desteklemek, yaptığı her şeyi alkışlamaya…
Özgüven kazandırmak ise onu dünyanın merkezi olduğuna inandırmaya…
Sonra ne oldu?
Kendini ifade eden bireyler yetiştirelim derken, başkasını dinlemeyen bireyler yetiştirdik.
Sevgi gösterelim derken sınır koymayı unuttuk.
Özgüven kazandıralım derken öz eleştiriyi öğretemedik.
Mutlu olsun derken hayatın gerçekleriyle tanışmasını geciktirdik.
Bugün ise karşımıza; eleştiriyi kabul etmeyen, empati kurmakta zorlanan ve her şeyin kendi istediği gibi olmasını bekleyen bir nesil çıkıyor.
Peki çözüm ne?
Aslında tek kelimeyle özetlenebilir:
Denge…
Çocuğu sevmek…
Ama sınır koyabilmek.
Onu desteklemek…
Ama yaptığı her şeyi kusursuz ilan etmemek.
Başarısını takdir etmek…
Ama başarısızlıkla da tanıştırmak.
Haklarını öğretmek…
Ama başkalarının da hakları olduğunu unutturmamak.
Ve en önemlisi…
Çocuğa sadece “Sen değerlisin.” demek değil…
Başkalarının da en az onun kadar değerli olduğunu öğretebilmek.
Çünkü gerçek değer, insanın yalnızca kendini gördüğü yerde değil, karşısındakini de görebildiği yerde başlar.
Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey; çocuklarımızı dünyanın merkezine koymak değil, onları dünyanın bir parçası olduklarını hissettirerek büyütebilmektir.
Selametle…