Artık yaşayarak biliyorum ki, insana verilen en büyük nimetlerden biri olan akıl, çok çalışıp kontrol edilemediğinde, insan için en ağır yüklerden ve en büyük mutsuzluk sebeplerinden biri haline geliyor. Eğer insan yaşadığı anın tadını çıkarmak yerine, geçmişin gölgeleri ve geleceğin ihtimalleriyle meşgul olursa; dün söylenen bir sözün yankısı hâlâ kulaklarda çınlarken, yarın olabilecek ihtimallerin kaygısı bugünü zehir eder. Böylece insan, geçmiş “olmayan” bir dünde ve henüz gelmemiş bir yarında yaşarken, içinde bulunduğu anda mutlu olamaz.
Bu durumun temelinde, zihnin sürekli analiz etme, parçaları birleştirme ve sonuç çıkarma çabası yatar. Elbette bu, insana düşünme derinliği katan bir özelliktir. Fakat aşırıya kaçtığında, bir tür “düşünce yorgunluğuna”, daha da ötesi “yaşama kaybına” dönüşür. Zihnin çok çalışması, hayatı anlamaya değil, çoğu zaman karmaşıklaştırmaya hizmet eder.
Oysa hayatın özü, her ayrıntıyı çözmekte değil, “gücünün yetmediği bazı şeyleri olduğu gibi kabullenebilmektedir.” Çiçeğin solacağını düşünüp üzülmek yerine kokusunu hissetmek, tebessümün ardındaki sebepleri sorgulamak yerine sıcaklığını yaşamak, hayatı anlamak için en doğru başlangıçtır.
Gerçek bilgelik, geçmişin pişmanlıklarıyla ve geleceğin kaygılarıyla zehirlenmeden bugünü yaşayabilmektir. Çünkü hayat, çözülmesi gereken bir denklem değil, akışıyla kabul edilmesi gereken bir armağandır.