Siyasi partilerin mensupları ve yetkilileri, bulundukları durumun ve içinden geçtikleri sürecin farkında değiller. Yaşananları sağlıklı bir şekilde değerlendiremiyorlar.
Hâlbuki sokaktaki vatandaş, iktidar-muhalefet ayrımı yapmaksızın siyasetçiye ve siyaset kurumuna duyduğu güvenin büyük ölçüde zayıfladığını her platformda rahatlıkla dile getiriyor.
Bakmayın siz, vatandaşın elini sıkarken siyasetçinin yüzüne güldüğüne…
Bir taraftan da dişlerini sıkıp gıcırdatıyor.
Böyle olmasının sebebi vatandaş değil, siyasetçinin yapıp ettikleridir.
Siyasetçilerin bugün dost olduklarıyla yarın düşman olmaları…
Bugün A Partisi’ndeyken yarın B Partisi’ne geçmeleri…
Bugün doğru dediklerine yarın yanlış demeleri…
Kısacası vatandaş bu noktaya bir günde gelmedi; esasen siyasetçiler tarafından getirildi.
Dostlarını düşman, düşmanlarını dost görmeleri sadece on saniyelerini alan siyasetçilere en güzel cevabı bakın kim veriyor.
Eba Müslim Horasani şöyle diyordu; “Onlar, zarar gelmeyeceğinden emin oldukları için dostlarını kendilerinden uzak tuttular. Kendilerine bağlamak ve kazanmak için de düşmanlarını yakınlaştırdılar. Yakınlaştırılan düşman dost olmadı ama uzaklaştırılan dost düşman oldu. Herkes düşman safında birleşince de yıkılmaları mukadder oldu.”
Emevi Devleti’nin yıkılıp Abbasi Devleti’nin kurulmasında önemli rol oynayan komutan ve devlet adamı Eba Müslim Horasani, 718 veya 719 yılında İsfahan, Merv ya da Belh’te doğmuş; 12 Şubat 755 tarihinde Abbasi Halifesi Cafer el-Mansur’un emriyle öldürülmüştür.
Gelen ağam, giden paşam derseniz; “Ali yazar, Veli bozar.” Böyle geçinir gideriz.
“Kayıkçı kavgaları” hoşumuza gider.
Birbirine horozlanan politikacıların yaptığı aslında bir “horoz dövüşü”dür.
Bu bir “politik kumar”dır.
Kazanan kumarhane işletmecisidir; kaybeden ise bütün ülke, millet ve horoz dövüşünü seyredenlerdir.
Maçlarda insanlar adeta kendi soyguncularını alkışlar; ancak soygunun farkında bile değildirler.
Toplumu ve devleti dönüştürme vaadiyle oy alıp iktidara gelenler, iktidarın ve servetin dönüştürücü gücü karşısında ilk önce kendileri dönüştüler.
Hayallerle gerçekler örtüşmeyince insanlar “Neûzü billâhi mine’s-siyâse.” deme noktasına geldiler.
Evet, bugün insanların büyük bir bölümü mevcut siyasetten nefret ediyor; siyasetçiden de, siyasetten de, hatta siyasetin gölgesinde biçim değiştiren dinden bile uzaklaşıyor.
Ailesini, çocuklarını yönetmekten aciz insanlar ülke yönetimine talip oluyor; makam sahibi olunca da olacak olan oluyor.
Bugün birçok ülkede, hatta birçok İslam ülkesinde durum şöyle;
Çalıyorlar…
İstişare ve şûra yok…
Ehliyet ve liyakat yok…
Adalet yok…
Denetim yok…
Planlama yok…
Her yerde kayırmacılık ve torpil var.
Rüşvete gelince işler, “Selam verdim, rüşvet değildir diye almadılar.” seviyesine geldi.
Bir hırsız bir bağdan bir bostan çalarmış; rüşvet alan biri ise bir sepet üzüm karşılığında koskoca bir bağı satarmış.
Bu işin sağı-solu, Alevisi-Sünnisi, Türk’ü-Kürt’ü, laikçisi, muhafazakârı, Atatürkçüsü, liberali, milliyetçisi kalmadı.
Bunların birçoğu farklı partilerde olsalar da zihniyet olarak adeta birbirlerinin ikizi.
Onun için kim gelirse gelsin, bir şey değişmiyor.
Güven kaybolunca öyle bir savruluyoruz ki sanki büyük usta Hilmi Şahballı, meşhur eseri “Vıttırı Vızzık Adamlar” ile bugünün toplum düzenini yıllar öncesinden tarif etmiş.
İşte bu tipler siyaset sahnesinde önemli roller üstleniyor.
Siyasette bulunan insanlar birbirlerinin ağzına bir parmak bal çalarak yollarına devam ediyorlar.
İyi de…
Bal tutan parmağını yalıyorsa, o siyasetçi ömür boyu o gücü ve o imkânı bırakmak ister mi?
Elbette istemez.
Sonuç olarak;
“Devlet ebed müddet” diyerek bin yıldır ayakta tutmaya çalıştığımız bu ülkede esas olan millettir.
Siyasetçi değil.