enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
DOLAR
47,0550
EURO
54,0812
ALTIN
6.110,31
BIST
14.214,29
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Yozgat
Parçalı Bulutlu
23°C
Yozgat
23°C
Parçalı Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
25°C
Cuma Az Bulutlu
24°C
Cumartesi Açık
25°C
Pazar Parçalı Bulutlu
28°C

“Kolanın gazı kaçmadan..!”

“Kolanın gazı kaçmadan..!”
16.07.2026
A+
A-

Bizimkisi desti kırılmadan yol göstermek…

Vakıfların, tarikatların ve okulların asıl amacı cemaate değil, cemiyete adam yetiştirmek olmalıdır.

Herkes bulunduğu ve içinde yer aldığı yapının kurşun askeri olursa, 15 Temmuzlar bitmez.

Güçlenen, palazlanan her örgüt ilk önce devlete göz diker.

Bugün Orta Doğu’nun başındaki en büyük bela, mensubiyet duyduğu yapının devleti ele geçirmek için örgütlenmesidir.

Kimileri dinî hassasiyetleri, kimileri ekonomik gücü, kimileri etnik ve bölgesel gücü, kimileri ise silahlı gücü bu maksatla kullanmaktadır.

Gelelim 15 Temmuz’a…

15 Temmuz gecesi millet, devleti uçurumun kenarından aldı. 16 Temmuz sabahı ise devletin kendisine dönüp şu soruyu sorması gerekiyordu:

“Bizi buraya kim getirdi?”

Aradan yıllar geçti. Darbe girişimini yapan örgütün kadroları dağıtıldı, birçok mensubu yargılandı, devlet içindeki hücreleri büyük ölçüde temizlendi. Fakat mesele, birkaç bin kişinin tasfiyesiyle kapanacak kadar basit değildi. Çünkü o yapıyı devlete taşıyan düzen, onu koruyan ilişkiler, önünü açan zihniyet ve kurumları içeriden çürüten alışkanlıklar bütün açıklığıyla masaya yatırılmadı.

FETÖ’cüler gitti. Fakat onları mümkün kılan sistem yerinde duruyor.

Bugün hâlâ liyakatin önüne sadakat geçebiliyor. Makamlar ehliyetle değil, yakınlıkla dağıtılabiliyor. Kurumlar kanunla değil, kişisel ilişkilerle yönetilebiliyor. Eleştiren insan tehlikeli, susan insan makbul sayılabiliyor. Dosyadan çok referans, çalışmadan çok bağlılık, bilgiden çok uyum değer görüyor. Böyle bir düzende bir örgüt gider, başka bir yapı gelir. İsim değişir, çürüme devam eder.

15 Temmuz’u anlamak, darbecilere lanet okumaktan ibaret değildir. Asıl cesaret, darbecileri yıllarca devletin damarlarında büyüten bozukluğu teşhis etmektir.

FETÖ bir gecede ortaya çıkmadı. Okullarda, yurtlarda, dershanelerde, adliyelerde, emniyette, orduda ve üniversitelerde yıllarca kök saldı. Çocukları küçük yaşta seçti. Onlara başarı, makam, para ve gelecek vadetti. Sonra bağlılık istedi. Devletin imkânlarını kullandı, devletin kapılarını açtı, sonunda devleti ele geçirmeye kalktı.

Bütün bunlar olurken kurumlar ne yaptı?

Bazıları görmedi. Bazıları görmek istemedi. Bazıları faydalandı. Bazıları korktu. Bazıları sustu. Bazıları da bu yapının sunduğu hazır insan kaynağını, örgütlü kadroyu ve koşulsuz itaati kullanışlı buldu.

İşte çürüme tam burada başladı.

Devlet, kendi yetiştirmesi gereken insanı başka yapılardan devşirmeye başladığında kurum olmaktan çıkar. Bir gruba yaslanan bürokrasi kamu düzeni kuramaz. Bir cemaate, çevreye, klana ya da siyasi halkanın dar menfaatlerine teslim edilen makamlar, milletin makamı olmaktan çıkar. Kapıdaki tabela devlet kurumu olabilir. Fakat içeride hukuk, liyakat ve denetim yoksa orada kamudan geriye sadece bina kalır.

Bugün Diyanet’in kendisine sorması gereken ağır sorular vardır.

Dinî bilgi neden yıllarca kapalı yapıların insafına bırakıldı? İnsanlar neden sahih bilgiyi camiden, ilahiyat fakültesinden ve güvenilir din hizmetinden almak yerine gizli sohbet halkalarında aradı? Dinî otorite neden kimi zaman hayatın gerçek meselelerinden uzak, donuk ve bürokratik bir dile sıkıştı? Gençlerin soruları neden anlaşılmadan cevaplandı? Şüphe duyan, sorgulayan, itiraz eden genç neden hemen problemli görüldü?

Din alanı boşluk kaldırmaz. Diyanet ve ilahiyat kurumları sahici, açık, cesur ve ikna edici bir dil kuramazsa, o boşluğu her zaman başka yapılar doldurur. Saklı odalarda kutsallık dağıtanlar, şeyhini sorgulanamaz görenler, liderine itaati dine bağlılık sananlar tam da bu boşlukta büyür.

Millî Eğitim’in de kaçamayacağı bir sorumluluğu vardır.

Yıllarca çocuklara bilgi yüklendi, fakat muhakeme kazandırılamadı. Ezberleyen öğrenci makbul sayıldı. İtiraz eden öğrenci saygısız görüldü. Soru soran çocuk susturuldu. Öğretmenin otoritesi, düşüncenin önüne geçirildi. Başarı sınav puanına, ahlak itaate, eğitim belgeye indirgendi.

Sorgulamayan öğrenci yetiştirirseniz onu ilk örgütlü yapı teslim alır. Kendi aklına güvenmeyen genç, güçlü görünen bir lidere bağlanır. Hayatın anlamını okulda bulamayan çocuk, bunu kapalı yapılarda arar. Kendisini değersiz hisseden gence bir grup kimlik, aidiyet ve gelecek sunduğunda, o genç düşünmeden teslim olabilir.

Millî Eğitim, 15 Temmuz’un ardından müfredatı, öğretmen yetiştirme düzenini, rehberlik sistemini ve okul kültürünü kökten sorgulamalıydı. Çocuklara ne düşüneceklerini öğretmek yerine nasıl düşüneceklerini öğretmeliydi. Bunu yapabildiğimizi söylemek güçtür.

Üniversitelerin durumu daha da ağırdır.

Üniversite, hakikatin makamdan üstün tutulduğu yerdir. Oysa kimi üniversitelerde akademik unvan, bilgiyle değil ilişkiyle yükselmenin aracına dönüşmüştür. Kadrolar kişilere göre açılmış, jüriler önceden belirlenmiş, liyakat dosyalarda boğulmuş, eleştiri kariyer intiharı sayılmıştır. Rektörlükler bilimsel önderlik makamı olmaktan çıkıp idarî hâkimiyet merkezine dönüştüğünde üniversite susar.

Suskun üniversite toplumun felaketidir.

Çünkü devlet içindeki yanlışları ilk görecek yer akademidir. Siyaseti, bürokrasiyi ve dinî yapıları bilimsel bir soğukkanlılıkla incelemesi gereken kurum üniversitedir. Fakat akademisyen makam kaygısıyla konuşmuyorsa, genç araştırmacı kadro korkusuyla susuyorsa, üniversite yönetimleri eleştiriyi düşmanlık sayıyorsa orada bilim yaşamaz.

15 Temmuz’a giden yolun taşlarından biri de suskun akademidir.

Yargının payı ise daha ağırdır. Çünkü adalet, devletin son sığınağıdır.

Yargı bağımsızlığını, tarafsızlığını ve güvenilirliğini kaybettiğinde toplumun devlete olan inancı sarsılır. Hâkim ve savcıların bir gruba, çevreye ya da kişiye bağlı hareket ettiği şüphesi bile adaleti yaralar. Yargının görevi dönemin güçlüsüne uyum sağlamak değildir. Hukuku, herkes için ve her şartta ayakta tutmaktır.

FETÖ’nün yargıdaki örgütlenmesi temizlendi. Peki yargıyı örgütlenmeye açık hâle getiren atama düzeni, meslek kültürü ve kapalı ilişki biçimleri ne kadar değişti? Bu soru dürüstçe cevaplanmadıkça geleceğe güvenle bakamayız.

Sorun kişilerin kötü olması kadar kurumların zayıf olmasıdır. Güçlü kurum, kötü niyetli kişiyi sınırlar. Zayıf kurum ise sıradan insanı bile yozlaştırır.

Bugün birçok kurumda sorumluluk yukarıya, suç aşağıya bırakılıyor. Başarı yöneticinin, hata memurun sayılıyor. Raporlar gerçeği göstermek için değil, üst makamı memnun etmek için hazırlanıyor. İstatistikler hakikati anlamak için değil, başarı hikâyesi yazmak için kullanılıyor. Kurumsal toplantılar sorun çözme yeri olmaktan çıkıp birbirini onaylama törenine dönüşüyor.

Herkes konuşuyor, kimse bir şey söylemiyor.

Kamu yönetiminde en büyük tehlike, açık düşman kadar kurumsal yalandır. Gerçeğin üst makama ulaşmadığı bir devlet körleşir. Eleştirinin cezalandırıldığı yerde hatalar büyür. Makamını kaybetmemek için susan yönetici, devlete sadık değildir; kendi koltuğuna sadıktır.

15 Temmuz’dan çıkarılması gereken en açık ders şuydu: Devlet içinde hiçbir kapalı yapı, hiçbir görünmez hiyerarşi, hiçbir kişisel sadakat ağı büyümemelidir.

Peki bugün bunu sağlayabildik mi?

Kurumlarda şeffaflık var mı?

Atamalarda liyakat gerçekten belirleyici mi?

İhbar mekanizmaları güvenilir mi?

Üniversitelerde özgür düşünce yaşayabiliyor mu?

Yargıya duyulan güven yükseliyor mu?

Gençler devlete mi güveniyor, yoksa yine kapalı aidiyetlerde mi gelecek arıyor?

Bu sorulara tören konuşmalarıyla cevap verilemez.

Her 15 Temmuz’da meydanlar doluyor, marşlar okunuyor, konuşmalar yapılıyor. Bunların elbette anlamı vardır. Fakat anma, muhasebenin yerini almamalıdır. Şehitlerin adını anıp onları ölüme götüren kurumsal bozukluğu görmezden gelmek vefa değildir.

Şehitler devleti kurtardı. Devletin görevi kendisini düzeltmekti.

Gerçek 16 Temmuz; kurumların kendilerini yeniden kurduğu gün başlayacaktır. Diyanet sahih dinî bilgiyi güçlü ve özgür bir dille topluma taşıdığında, Millî Eğitim soru soran çocuklar yetiştirdiğinde, üniversite korkmadan konuştuğunda, yargı hiçbir gücün gölgesinde kalmadığında, kamu yönetimi yakınlığı değil liyakati esas aldığında o geceye karşı borcumuzu ödemeye yaklaşacağız.

Aksi hâlde 15 Temmuz’u anmaya devam ederiz. Fakat 16 Temmuz’a hiç uyanamayız.

Tespitlerimi, itirazlarımı, düşüncelerimi ve endişelerimi paylaştım.

Bu biraz da içimdeki korkunun dışa vurumu…

Neden mi?

FETÖ bitmedi; içimizde yaşıyor.

FETÖ varsa, FETÖ ile mücadele de var olmalıdır.

Ne zamana kadar?

Kıyamete kadar.

Allah devletimize zeval vermesin.

Selametle…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.