Herkes “algı” ve “olgu” diye bir söz üzerinde tepinip duruyor.
Tamam da, algı ve olgu eğer bilgi ile teçhiz edilmezse bir anlam ifade etmez.
Kamuoyunu yönlendirme kabiliyeti olan akil insanlar bu konuyu çok iyi bilirler.
Bilgi hazinedir, bilgi servettir, bilgi insana cesaret verir.
Dedikoduyla algı oluşturmaya kalkışmak, su üzerine yazı yazmaya benzer.
Bir de yaptığınız işte, meslekte sebep-sonuç ilişkilerini hesap etmeden oluşturulan algı, insanı itibarsız hâle getirir.
Toplumda hangi boşluğu doldurduğunuz, bir karşılığınızın olup olmadığı; yaptıklarınızla birlikte oluşan algıyla doğru orantılı olarak yansır.
Algıyı olguyla birleştirmek mümkün değildir. Birini ötekinin yerine koymak da mümkün değildir.
Çünkü olgu, çıplak gerçekliktir. Eğip bükmeye gelmez. Altından girip üstünden çıkmaya benzemez. Çünkü kırk tane yanlıştan bir tane doğru çıkmaz.
Aklındaki ütopik fikirleri gerçekmiş gibi anlatan insanlar türedi etrafımızda.
“Yav kardeşim, o iş öyle değil.” demeye kalmadan, ağzımıza lafı tıkıyorlar.
Teknik olarak, “Senin söylediğin de algı oluşturuyor.” deyince zaten algının ne manaya geldiğini ne biliyorlar ne de anlıyorlar.
Günümüzün toplumsal yapısında en derin kırılmalar, kendilerini “entelektüel”, “aydın” ya da “topluma öncü” olarak takdim eden kesimlerin ahlaki ve eylemsel tutarsızlıkları zemininde yaşanmaktadır.
Büyük iddialarla ortaya çıkan, ancak pratik hayatta taşıdıkları değerlerin tam zıddı bir savrulma sergileyen bu figürler, toplum nezdinde telafisi güç bir güvensizlik dalgasına yol açmaktadır.
Bu yapay ve samimiyetsiz vitrin, kitlelerde derin bir hayal kırıklığına yol açmakla kalmıyor; onların şahsında temsil ettikleri hakiki değerlerin bütününe yönelik haksız bir alerjinin ve olumsuz bir toplumsal kabulün doğmasına da zemin hazırlıyor.
Değerlerin böylesine hoyratça aşındırıldığı bir vasatta, muhatapların ve karşıt dalgaların hiç durmaksızın çalıştığı, toplumsal bütünlüğü parçalamayı hedeflediği açık bir gerçektir.
Bu durmak bilmeyen yıpratma faaliyeti karşısında durmak, reaksiyoner bir öfkeden sıyrılarak hakiki bir aksiyon planı geliştirmeyi zorunlu kılmaktadır.
Bu kuşatılmışlık içinde kurtuluşun ve yeniden inşanın anahtarı, devasa kalabalıklar oluşturmakta değil; samimiyeti, ahlakı ve inandığı değerleri hayatın merkezine alan nitelikli bir öz kurabilmektedir.
Az olsun, önemli değil. Belki çok yapamayız ama 10 kişi olsun, 5 kişi olsun, 50 ya da 500 kişi olsun… Önemli olan, bu çekirdek yapının ahlaki omurgasını, usulünü ve iç disiplinini titizlikle gözeterek iş yapmasıdır.
Hakiki dönüşümler, ilkelerini menfaatlerine kurban etmeyen bu inanmış ve adanmış küçük halkalar eliyle başlar.
Gecikilen her an, toplumsal aşınmanın daha da derinleşmesine ve muhatapların açtığı gediklerin büyümesine hizmet etmektedir.
Dolayısıyla büyük teorilerin konforuna sığınmadan, hemen bugün ve mevcut imkânlarla bu yapıcı halkaları kurmaya başlamak hayati bir zorunluluktur.
Dağılmayı önlemenin ve parçalanmaya karşı durmanın yegâne yolu, bütünlüğe giden istikameti muhafaza etmektir.
Bu istikamet ise ancak ve ancak kuşatıcı bir düşünce biçiminin inşasıyla mümkündür.
Kuşatıcılık, herkesin aynı potada eritilmesi ya da herkesin bizim gibi düşünmesi anlamına gelmez.
Gerçek kuşatıcılık; öyle bir dil ve hakikat tasavvuru ortaya koyabilmektir ki, sizinle aynı fikri paylaşmayan, sizin gibi yaşamayan bir insan dahi sözünüzü işittiğinde, “Evet, ben onun gibi değilim ama bu sözde, bu duruşta benden de bir parça var. Bu doğru bir esastır.” diyebilmelidir.
İnsanın fıtratına, vicdanına ve ortak insani değerlere hitap edebilen bir ufuk, bütünü kucaklama potansiyeline sahiptir.
Bize düşen temel sorumluluk, bu kapsayıcı ve yapıcı mimariyi gecikmeksizin somut bir gerçekliğe dönüştürmektir.
Bu kuşatıcı yapıyı kurabilmek ve içinde bulunduğumuz kriz durumundan selametle çıkabilmek için zihniyet dünyamızda üç temel kavramı birbirinden net çizgilerle ayırmamız ve doğru konumlandırmamız gerekir.
Algı: Manipülasyon ve duygusal tepkime alanıdır. Bu alan, bir meseledeki çıplak gerçekten ziyade, birilerinin kasıtlı söylemler ve kurgular yoluyla zihnimizde oluşturduğu duygusal yansımalardır. Bilgiye ve hakikate dayanmaz; kitle psikolojisini yönetmek, yapay öfkeler, hayranlıklar ya da nefretler tetiklemek üzere inşa edilir. “Entelektüel” etiketli birkaç kötü örnek üzerinden tüm bir camiayı veya değerler bütününü karalama faaliyeti tam bir algı operasyonudur. Toplum, bilginin süzgecinden geçmemiş bu algılarla manipüle edilmektedir.
Olgu: Zihnimizden, temennilerimizden ya da propagandadan bağımsız olarak sahada meydana gelmiş olan çıplak gerçektir. Toplumsal yozlaşma, kurumların aşınması, ahlaki zaafiyetler ve muhatapların durmaksızın bizi parçalamak için çalışması birer olgudur. Olgular sosyolojinin sahasıdır; hamdır. Onları görmezden gelmek bizi çözüme götürmez. İçinde bulunduğumuz durumdan kurtulmak için algıların gürültüsüyle savaşmayı bırakıp bu acı olgularla yüzleşmek şarttır.
Bilgi: Algının sığ duygusallığından ve olgunun sadece mevcut durumu rapor eden hamlığından sıyrılmış olan derindeki asıl hakikattir. Doğru usule, değişmez ilkelere ve ahlaka dayanır. Algıların ötesinde bir kavrayış sunar ve önümüzdeki ham olguları, yani mevcut krizi nasıl dönüştüreceğimize dair bize rehberlik eder. İslam’ı ve ahlakı hayatında bizzat uygulayan o az sayıdaki insanın mayası bu sahih bilgidir.
Son tahlilde; algıların gerçeğin yerine ikame edildiği, olguların ise karamsarlık ürettiği bu fetret döneminden çıkışın tek yolu, bilgiyi ahlaka dönüştürmüş kuşatıcı bir aklın rehberliğinde harekete geçmektir.
Karşı tarafın durmaksızın ürettiği algı dünyasına hapsolarak sadece reaksiyon göstermek, onların çizdiği oyun alanında kaybolmaya mahkûmdur.
Yapılması gereken; sayıca azlığa bakmadan, ahlakı, dürüstlüğü ve adaleti kuşanmış çekirdek kadrolarla sahici işler üretmek, fıtrata hitap eden kuşatıcı bir dili inşa etmek ve reaksiyondan hakiki, yapıcı bir aksiyona geçmektir.
Unutulmamalıdır ki, algıların ürettiği sahte balonlar ne kadar büyük olursa olsun, ahlaki tutarlılığın ve sahih bilginin çıplak hakikati karşısında patlamaya mahkûmdur.
Toplumda makam işgal edenlere bir tavsiye vermem gerekirse; yanınıza gelenleri yargılamayın, sahiplenin…
Selametle…