Modernizmin marazi hâllerinden biri de her şeyi hızla eskitmesidir, diyebiliriz. Özellikle İslami ve insani değerlerin aşınması, anlam kaybına uğraması ve zamanla hayatımızdan çekilmesi, bu kaygımızı haklı çıkarıyor.
İyilik, güzellik, insanlık adına her ne varsa, günbegün ağırlığını, etkinliğini ve saygınlığını kaybediyor. Nitelik, estetik ve etik yitimine maruz kalıyoruz.
Bizi biz yapan değerler sulandırılıyor, hoyratça kullanılıyor.
Yıpranan, yozlaşan, yok olan insanlığımızdır. Demem o ki, insan kendini eskitiyor. İnsanlık tüketiliyor, kadir kıymet bilinmiyor.
Sevgi, saygı, dostluk, vefa, sadakat, dürüstlük, komşuluk, ahlak, erdem, edep, hayâ, namus yıpratıldı. Feodal dönemlerin fantezileri gözüyle bakılır oldu. “Eski alışkanlıklar” denilerek tahfif edilir hâle geldi. Daha doğrusu tedavülden kalkıyor.
Popülizm, temel değerlerimizi, olmazsa olmazlarımızı sistematik olarak karikatürize ediyor.
Kapitalizm, değerlerin yerine “yararları” pazarlıyor.
Kurnazlık, iş bitiricilik öne çıktıkça; dürüstlük, doğallık ve doğruluk dumura uğradı.
“Eski kafa” denilerek aşağılanan kimler?
Biz “Ah, nerede insanlık?” dedikçe, yeni jenerasyon bize zavallı gözüyle bakıyor.
Köksüz, kökensiz, kültürsüz, kimliksiz kuşaklar kural ve koşul tanımaz oldu.
Gençler yaşlıları “demode”, yaşlılar da gençleri “deforme” görür oldu.
Kuşak çatışması mı? Fıtrattan kaçış mı? Bilmiyorum…
Geçmişe öfkeli, geleneğe tepkili, değerlere mesafeli bir ruh hâli…
Dünün lazımesi, günün fuzuli fantezilerine feda edildi.
Evet, geleneği eskittik. Unuttuk. Uzaklaştık. Peki, yerine ne koyduk?
Kocaman bir “hiç”!
Her eskiyi aşağılıyor, her yeniyi alkışlıyoruz. Hayatın gerçekliğinden kopuyoruz.
Eski ile yeniyi mezcetme başarısını gösteremiyoruz. Bu durumda hayatın denge ve düzeni sarsılıyor ve bir yerlere savrulma başlıyor.
Eskinin tecrübesiyle yeninin enerjisini buluşturacak doğru denklemler kurmak durumundayız.
Geçmiş ile gelecek arasında bugünü köprü yapmazsak, yarınlarda ya arafta kalırız ya da afallayıp kalırız.
“Yine ne varsa eskilerde var!” söylemi ile “Eskiler mi dedin, topunu çöpe at!” anlayışı, tüm enerjimizin içte zayi olmasına neden oluyor.
Ne geçmişe ilan-ı harp etmek ne de geleceğe kendini kapatmak…
Eskinin üstüne ne katabiliriz? Artılarımız konuşsun. Aklımızı doğru kullanalım. Hikmete ihtiyacımız var.
Biliyorum; dünün güneşiyle bugünün elbiseleri kurumaz.
Yeni hastalıklara eski reçeteler yeterli olmayabilir.
Bu durum şu anlama gelmiyor: Sanki dünyayı yeniden biz keşfedecekmişiz… Hayır!
Belki bize düşen şudur:
Keşf-i kadim ile kavl-i cedidi buluşturmak.
Geleneği, geçmişi yok sayarak değil; geleneğin içinde kalarak bir yenilik yakalamak.
Değer merkezli bir değişimde karar kılmak.
Eski-yeni kavgasına girmeden, eskimez ve pörsümez yeninin arkasında durmak.
“Geçmişin masalları” deyip redd-i mirasçı olmamak…
Aksi takdirde inandırıcı olamayız. Tutarlılığımızı kaybederiz. Kendimize, geleceğimize yazık etmeyelim. Yani eskitmeyelim.
Evet, eşyayı eskitebiliriz ama değerlerimizi eskitemeyiz.
Geleceğimizi karartmayalım.
Eskitmek kolaydır ama yerine yeniyi oluşturmak, koymak kolay değildir.
Yüzyılların eskitemediği şahsiyetleri, metinleri ve mesajları nasıl bu kadar kolay eskitebiliyoruz?
Nice güzel duygu, düşünce, duruş, ideal, iddia ve dava; tüketim çağında pervasızca eskitiliyor, görüyorsunuz.
Düşünün: Ne bereketli sohbet halkalarımız, kitap okumalarımız, ders gruplarımız, davet çalışmalarımız vardı, değil mi?
Şimdi şunu diyebilir miyiz?
“O eskidendi…” Ne demek?
Bunlar Müslümanlığımızın gerektirdiği görevler değil miydi?
Peki, ne değişti?