Günümüzde iyilik ve paylaşma kavramları, giderek daha çok görünür olma çabasıyla iç içe geçerken; asıl niyet ile sergilenen davranış arasındaki çizgi de inceliyor. Bir yanda gerçekten ihtiyaç sahibine uzanan sessiz eller, diğer yanda ise yapılanı görünür kılma isteği… İşte tam da bu noktada Muharrem ayının hatırlattığı değerler, bizlere önemli bir sorgulama bırakıyor: Vicdan mı, gösteri mi?
Hz. Hüseyin’in şehadeti ve İslam tarihinin en acı olaylarının yaşandığı Muharrem ayı, İslam’a ve Müslümanlara büyük bir ders ve ibrettir. Yaşananlar, elindeki gücü kaybetmemek ve iktidarda kalmak uğruna oluşan zihniyetin ve nefsani arzuların zirvesini göstermektedir.
Bilindiği üzere Hz. Hüseyin’in şehadeti Muharrem ayı içerisinde vuku bulmuştur. Muharrem, hicrî takvimin ilk ayıdır. Bu takvime göre Hz. Hüseyin, 10 Muharrem 61. hicrî yılında şehit edilmiştir.
O günden günümüze dek tüm “Müslümanım” diyenler, bu üzücü ve hazin olay karşısında kalpleri yaralı bir şekilde mersiyeler ve hazin şiirler okuyarak İmam Hüseyin’e ve onunla şehit olanlara ağıt yakmış; daha doğrusu sessizce içten içe ağlamışlardır. Özellikle Şii Müslüman kesim, daha yüksek sesle ağlayarak İmam Hüseyin’in ve dedesi Hz. Peygamber’in (s.a.v.) acılarına ortak olmak için yoğun çaba harcamıştır.
Daha doğrusu gelenekçi olan hem Sünni hem Alevi-Şii kesim, yaptıkları bu eylemler ile hem Peygamber’in şefaatini ummuş hem de Yezid’in yaptıklarını onaylamadıklarını ortaya koymak istemiştir.
İslam kaynaklarından bizlere ulaşan bu ve benzeri rivayetler, Hz. Hüseyin’e olan sevgi ateşinin ve aynı zamanda onu şehit edenlere duyulan öfke ateşinin, üflemekle söndürülmesinin mümkün olmadığını göstermektedir.
Bugün hicrî 1448 yılına girdiğimize göre Hz. Hüseyin, bundan 1387 yıl önce Irak’ın başkenti Bağdat’ın 100 kilometre güneyinde bulunan ve “Kerbelâ” olarak bilinen bölgede; beraberinde 17 tanesi kendi ailesinden, 55 tanesi de yardımcılarından olmak üzere 72 kişilik vefalı ve fedakâr insanla birlikte, Emevî yönetimi döneminde, Kufe Valisi İbn-i Ziyad’ın emri ve Ömer b. Sa’d’ın komutasındaki ordular tarafından, Şimr b. Zilcevşen ya da Sinan b. Enes’in eliyle şehit edilmiştir.
Muharrem ayı geldi… Takvim yaprakları yine bize asırlardır süregelen bir hatırlatmayı fısıldıyor. Hicrî takvimin ilk ayı olan Muharrem, Müslümanlar için sıradan bir zaman dilimi değil, anlamı derin bir dönemdir. Aşure Günü ise bu ayın onuncu gününe denk gelir. Her yıl farklı bir tarihte idrak edilmesinin sebebi, hicrî takvimin ay hareketlerine göre hesaplanmasıdır.
Aşure denince akla önce büyük kazanlar, çeşit çeşit malzemeler ve komşulara dağıtılan tabaklar gelir. Oysa aşurenin asıl tarifi mutfakta değil, insanın vicdanında yazılıdır.
Rivayetlere göre Hz. Nuh’un, tufan sonrası gemide kalan erzaklarla bir yemek hazırladığı anlatılır. Birbirinden farklı nimetlerin aynı kazanda buluşması, yüzyıllardır bize aynı gerçeği hatırlatır: Farklı olanlar bir araya geldiğinde eksilmez, çoğu zaman çoğalır.
Ama bugün biz ne yaptık? Aynı kazanda buluşmayı unuttuk. Herkes kendi kabının, kendi çevresinin ve kendi doğrularının peşine düştü. Aşureyi karıştırmayı öğrendik ama hayatın içindeki insanları anlamayı unuttuk.
Muharrem ayı; sabrın, adaletin, zulme karşı duruşun ve geçmişten ders çıkarmanın ayıdır. Kerbelâ hadisesi ise Müslümanların hafızasında yalnızca tarihî bir olay değil, hak ile haksızlık arasındaki mücadelenin acı bir hatırlatıcısıdır.
Bugün ise belki de en büyük çelişkimizi yaşıyoruz. Bir yanda aşure dağıtan eller, diğer yanda komşusunun derdinden habersiz kalpler… Bir yanda paylaşmanın fotoğrafları, diğer yanda paylaşmanın unutulan anlamı…
Sosyal medyada iyiliğin görüntüsü çoğaldıkça, sessiz iyiliğin sesi azaldı sanki. Oysa gerçek iyilik alkış istemez. Bir yetimin başını okşamak, kırılmış bir gönlü onarmak, ihtiyacı olanın kapısını çalmak; belki de en kıymetli aşurenin malzemeleridir.
Muharrem bize sadece geçmişi anlatmaz, bugünü de sorgulatır. “Ben ne kadar haklıyım?” sorusundan önce, “Ben ne kadar merhametliyim?” sorusunu sordurur. Çünkü bir toplumun zenginliği sadece sofralarındaki çeşitlilik değildir. Asıl zenginlik, o sofralarda kaç kişinin birbirine gönülden yer açtığıdır.
Bugün kazanlarımız dolu olabilir, evlerimizde aşure kokusu yayılabilir. Ama unutmayalım: İçinde sevgi olmayan bir tabak aşure sadece tatlı; içinde paylaşma olmayan bir gelenek ise yalnızca tekrardan ibarettir.
Belki de bu Muharrem’de en büyük temizliği mutfakta değil, kalbimizde yapmalıyız. İçimizde biriken kibri, öfkeyi ve bencilliği dağıtmalıyız. Çünkü dünyanın en büyük yoksulluğu bazen boş bir tabak değil, dolu sofralarda eksik kalan vicdandır.
Aşure kazanı her yıl kaynar… Asıl mesele, o kazanın buharıyla birlikte insanlığımızın da yeniden yükselip yükselmediğidir.
Selametle