Sadakat, nitelikli bağlılıktır. Sadakat duyan, duyulana niteliğinden dolayı; kendisinden daha yüksekte, daha iyi konumda, daha güçlü olduğu için bağlılık hisseder. Arada, bağlılığın ötesinde bir güven ilişkisi; önde olanın geridekini doğru yere götürdüğüne, güçlü olanın güçsüzü koruyacağına, daha iyi görenin daha az göreni daha net gördüreceğine yönelik imzalanmamış bir teyit söz konusudur. Burada, sadakat duyan ile duyulanın birbirini görme mesafesinden, ötesi denetleme mesafesinden de bahsedilebilir.
Diğer pek çok duyguda olduğu gibi, bağlılık bağımlılığa dönüşünce zihin körelir, sadakat de yerini biate bırakır. Artık sadakat duyan ile duyulan arasındaki ilişki bir yoldaşlık ilişkisinden çıkar, hiyerarşik bir zemine oturur. Müzakere, yerini dikte etmeye bırakır. Biat, tam da bu yüzden sadakatin nitelik boşalmasıdır.
Bir başka açıdan, ilişkilerde bağlılık bağımlılığa dönüştüğünde sadakat özünü kaybeder; o da kuru biate tahvil olunur. Niteliğin kaybolduğu yer tam da burasıdır: Kendisine sadık olunan, artık arkasına rüzgârı aldığı için pusulasını şaşırırken; otoritenin peşinden gidenler de sorgulamayı bırakır, bilinçsiz, aklını yitirmiş, tembel, kör bir takipçiye dönüşür.
Sadakatten farklı olarak biat, körü körüne bağlılığı, hatta otoriteye bağımlılığı imler. Aslında bu ikisi arasındaki ayrım noktası tam da burada ortaya çıkar. Sadakat, bireyi otoriteye akıl üzerinden bağlarken; biat, akıldan yoksun, saf bir duygusallıkla eklemler. Bu da bize sadakatin belli bir nitelik ve karakteristik duruşu olduğunu; biatin ise birkaç istisna dışında bütünüyle akıl dışı, saf duygusallıktan ibaret bir araçsallaştırmayı gerektirdiğini gösterir.
Doğrusunu söylemek gerekirse, sadakatin egemen olduğu bir ilişki biçimi son derece sağlıklı bir düzlemi işaret ederken; biatin egemen olduğu bir ilişki biçimi, doğrudan doğruya birinin ötekini silerek kendi yerini sağlamlaştırdığı çürük bir alışverişi haber verir. Sadakat ilişkisi her iki tarafı ileriye taşır ve varlıklarını belirginleştirirken; biat ilişkisi, birinin diğerini kullandığı mutlak bir yok etme mekanizmasıdır.
Otorite, sadakat ve biat üçlüsünde en tepede otorite durur. Otorite, varlığını sürdürmek için hem sadakate hem de biate ihtiyaç duyar. Sadakat, otoritenin hemen altındaki nitelikli kesimde; biat ise daha aşağılardaki kalabalıklarda aranan, bulunan özdür. Bilgisine, görgüsüne güvenilenden, yani nitelikli olandan biat değil, sadakat umulur.
Sadakatin otoriteyle kurduğu ilişki, bu sebepten iktidara yön vermese bile onun istikametine yönelik bir tasarruf geliştirmesi; yeri geldiğinde ve herhangi bir sapmada doğrultucu, ikaz edici bir rol üstlenmesidir. Öznellikten yoksun olan biat ise boşluğu doldurmak, kuru gürültü peyda etmek, ihtiyaç hâlinde hazır kıta rolü üstlenmek için her durumda araçsallaştırılma potansiyeli taşır.
Otorite için işler rayından çıktığında, güç zehirlenmesi istikameti görünmez kıldığında sadakat yerini ya biate ya da yaratıcı eleştiriye bırakır. Aklı başında her iktidar, bütün güç zehirlenmesine rağmen özeleştiri yapan sadık taraftarlarını dinler; sadakatten ayrılıp biati seçenlere kulaklarını tıkar. Çünkü biatin ne gücü ne kudreti ne de eleştiri kabiliyeti vardır. Biat geliştirmez, geriye götürür. O, körlemesine bağlılığın iç dünyasıdır; kaybedildiğinde öfkenin ve yıkımın, yanlış yapıldığında rıza göstermenin, haksızlık karşısında susmanın; kazanıldığında ise sebep-sonuç ilişkisini kopararak sınırsız coşkunun sahibidir.
Bağışıklık sistemi daha baştan çökmüş olduğu için kendisini güdenlerin aklıyla, sevk ve idaresiyle hareket eder. Özgür değildir; yuları hep bağımlı olduklarının elindedir. Bozulmanın olduğu yer tam da burasıdır: Bilen, akıllıca davranan sadık mensubiyetler yerini cahil, gözleri karartılmış biatkâr insanlara bıraktığında artık otorite yozlaşmış demektir. Yozlaşmanın kokusu ta öteki mahallelerden bile duyulduğu için komşular, kokuşan beldeye tepeden bakar; oraya girip çıkmayı düşünmez, mahalleyi muhtarıyla kendi hâline bırakır.
Bütün uzun iktidar pratiklerinde yaşanan budur. Bozulmanın kokusunu alan nitelikli sadakat sahipleri önce eleştirmeye, yanıt alamayınca veya dışlanınca uzaklaşmaya, en nihayetinde de kötülüğün parçası olmamak için uzağa, en uzağa çekilir; iktidar tarafından da düşman görülmeye başlar.
Onlar, o nitelikli eleştirmenler, kıyıya çekildikçe, gözden ıraklaştıkça; bir taraftan yerlerini biatkâr köleler alır, diğer taraftan da otoriteyi kullananların nazarında değer kaybeder, azılı bir muhalife dönüşürler. Burada artık muhalif kimlik bir sapma değildir; sapmış olanı, yoldan çıkmış olanı yola getiremeyeceğini anlamaktan kaynaklı bir küskünlük, kötülükten uzaklaşma, onun parçası olmama duruşudur.
Geriye kalan niteliksiz sadıklara gelince; onlar zaten maya olarak biatkâr kitlenin ruhuna sahip olduklarından hızlıca bir geriye gidişle dalkavukluğun profesyoneline dönüşürler. Uyuşturulmuş, uyutulmuş, bağışıklık sistemi çökmüş, hatta hiç olmamış geniş kitlelerden; iktidara yakın olmanın avantajlarını daha iyi kullanmak bakımından ayrılan bu niteliksiz sadıklar, eyleyişlerini meşrulaştırmak, kötülük stratejisini görünmezleştirmek için bu vakitten sonra artık gece gündüz iktidar şakşakçılığı yaparlar.
Seslerini yükseltmelerinin sebebi, vicdanlarının çığlığını susturmaktır. İç muhasebeden kaçmak için dışarıya yatırım yaparlar. Hakikatin sesini kısmanın yolunun bağırıp çağırmaktan geçtiğini düşünürler. Uzun iktidar dönemlerinde toplum böylece bir badireden diğerine sürüklenir. Üstelik görme yetisini yitirdiği için bir yerde durup hiçbir zaman nereden başlayıp nereye sürüklendiğini, adım adım nasıl küçüldüğünü/küçültüldüğünü, hangi parçasının hangi aşamada kaybolduğunu görecek vakti bile olmaz.
Kenardan, artık gidişata etkisi tamamen kaybolmuş nitelikli sadıklar acı bir tebessümle şöyle der:
“En doğru kararlar, hikâye bittikten sonra verilir. Süreçler değil, sonuçlar hükme bağlar.”
Selametle…