Kendimi durduramıyordum. Öncelikle bulunduğum ortamlarda konuşuyordum, hem de nutuk atar gibi, miting konuşması gibi…
Bağırarak, çağırarak, jest ve mimiklerle dolu… Beni dinleyenler “Bu ne kadar heyecanlı konuşuyor” diyorlardı.
Ama belli bir zaman sonra konuşmanın yeterli olmadığının farkına vardım. Bazen tekrara düşüyordum. Konuştuklarımın faydası var mı yok mu diye, belli zamanlarda etrafıma soru sorup çaktırmadan cevap alıyordum. Meğerse kendim çalıp kendim oynamışım. Konuşmak kendi zihnimi canlı tutmuş; bildiklerim hafızama daha da yerleşmiş ama istediğim amaca ulaşamamışım.
Sonraları sustum, başkalarını dinledim; o da güzeldi. Karşımdakinin bilgisini, birikimini, tecrübesini öğrendim.
Dinlemek mi, konuşmak mı? Esasen ikisini de iyi yaptığımı zannettim.
Halbuki ben bir arayıştaymışım; kendimi arıyor, bulamıyormuşum.
“Aramazsan bulamazsın. Bulanlar arayanlardır” dedim kendi kendime.
Bu sefer de yazmaya başladım; birilerine, kendime ispat etmem gerekircesine… Halbuki yazmak gerçekten çok zor ve meşakkatli bir işmiş! Her gün yeni bir konu bulacaksın, her gün kendini güncelleyeceksin. Ooo, ne kadar çaba gerektiren bir işmiş, sormayın gitsin.
Artık yazıyorum ve yazacağım!
Yazının insana bahşettiği mutluluğun kaynağı, içsel bir arınmadır. Kalem kâğıda değdiğinde, zihni kemiren düşünceler bir düzen bulur; kalbin yükü hafifler. Sözcükler birikir, cümleler kurulur ve insan kendi ruhuna bir ayna tutar. O aynada kendini görmek, yalnızca ferahlık değil, aynı zamanda bir tür özgürleşmedir. Yazı, bazen acının, bazen sevincin yükünü hafifletir; bazen de suskunlukların diline dönüşür. Bu yüzden yazmak, yalnızca iletişim değil, aynı zamanda bir şifa, bir iyileşme biçimidir.
Ama yazının mutluluğu yalnızca kişisel değildir. Yazı, aynı zamanda sorumluluk yükler. Çünkü her kelime, yazarı kendi benliğinin sınırlarının dışına taşır. Yazılan her satır, bir başka kalbin odasına girer, bir başka zihnin yolunu aydınlatır. Bir cümlenin başka bir hayata dokunma ihtimali, yazının en büyük erdemidir. Yazmak, kendini kurtarmakla kalmaz; başkasına da umut, başkasına da nefes olur.
Yazının insanın zamanla yaptığı en cesur pazarlık olduğunu ifade ettiğimde bana “O kadar da değil” deyişlerinizi hisseder gibiyim. Nesiller geçer, medeniyetler yıkılır, diller değişir; ama kelimeler kalır. Yazmak, faniliğin karşısına dikilmiş bir abide gibidir. Belki de insanın ölüme verdiği en onurlu cevap yazıdadır: “Geçip gitmeyeceğim. Ben düşündüm, hissettim ve iz bıraktım.”
Yazının bir başka yönü ise özgürlüktür. Hayatın boğazımıza düğümlediği sözler, cesaret edilemeyen itiraflar, gizlenen isyanlar yazıda yerini bulur. Yazı, suskunların sesi, mahcup kalplerin dili, adalet arayışının meydanıdır. Satırlara dökülen her kelime, insanı zincirlerinden kurtarır, hakikatin yolunu açar. Bu yüzden yazı, yalnızca bir ifade biçimi değil, aynı zamanda bir özgürlük manifestosudur.
Netice olarak, yazıyla meşgul olmak insanı hem hafifletir hem de sorumluluk yükler. O sebeple, huzura erdiren ve kalıcı kılan bir eylem olan yazmanın hazzına erenler için yazmak, bir erdemdir; çünkü insanı kendisiyle barıştırır, başkalarına dokundurur, zamanı aşar ve özgür kılar. Ne diyelim, belki de insan, yazarken en çok insandır. Çünkü kelimeler, varlığımızın hem en sade hem de en yüce izleridir.