Hayat, bize verilen en kıymetli emanetlerden biri. Fakat çoğu zaman bu emaneti nasıl tükettiğimizin farkına bile varmıyoruz. Günler birbirini kovalarken ömrümüzden eksilen her dakikayı, sanki yeniden kazanabilecekmişiz gibi hoyratça harcıyoruz.
Daha çok kazanmak, daha çok sahip olmak, daha çok beğenilmek ve insanların rızasını kazanmak uğruna; huzurumuzdan, vaktimizden, sevdiklerimizden ve en önemlisi de Allah’ın rızasını gözeterek yaşamaktan ne kadar uzaklaşıyoruz?
Asıl sormamız gereken soru belki de şu: Neyi, ne uğruna feda ediyoruz?
Bu dünyada elde ettiğimiz zevk ve lezzetler, eninde sonunda sabun köpüğü gibi elimizden kayıp gidecektir.
Allah’ın helal kıldığı güzel şeylerden istifade etmek elbette meşrudur. Buna hiç kimsenin lafı sözü yok.
İnsanların rızasını kazanmak, onların onayını almak hayatımızda önemlidir. Allah’ın rızasını kazanmak için yapacağımız mücadele ve çaba ise hayatımıza anlam katar, hayatımızı güzelleştirir.
Sade, meşru ve mütevazı bir hayat yaşamak insanı yüceltir.
Ee, ne de olsa sonunda ölüm var!
İnsan, ölümlü bir hayatı hiç ölmeyecekmiş gibi yaşıyor. Ömür bir mum kadar kısa, lakin biz onu hiç sönmeyecek sanıyoruz. Zaman, sessiz sedasız akıp giderken biz onu durmuş, hatta bizi bekliyor zannediyoruz.
Peki, zaman mı bizi aldatıyor, yoksa biz mi aldanmaya gönüllüyüz?
Hakikat şu ki, kimse bize yalan söylemiyor; biz kendi kendimizi kandırıyoruz.
Şu kısacık hayat için, uğruna feda edilmemesi gereken ne varsa hepsini bir bir feda ediyoruz. Vaktimizi, huzurumuzu, sevdiklerimizi, kalbimizin sükûnetini; hepsini gelip geçici bir kazanç uğruna terazinin bir kefesine koyuyoruz.
Günün sonunda zarardayız, lakin kâr etmiş gibi göğsümüzü geriyoruz.
İşte asıl trajedi burada başlıyor.
Aldandığımızın farkında olsak, belki bir çare ararız. Fakat aldanışın en koyu perdesi, insanın aldandığını dahi bilmemesidir.
Kör bir kuyunun dibinde, gökyüzünü seyrettiğini sanmak gibi bir hâl bu.
Nefsimiz bize sürekli, “Daha var, acele etme.” diye fısıldıyor; biz de bu tatlı yalana kanıyoruz.
Oysa her doğan güneş, ömür defterimizden sessizce bir yaprak koparıyor.
Peki, bu gaflet uykusundan nasıl uyanılır, bu çıkmazdan nasıl sıyrılınır?
Evvela, ölümü bir yabancı, bir düşman değil; bir dost, bir öğretmen bilmekle başlar iş.
Ölümü hatırlamak, hayatı hafife almamayı öğretir insana.
Ölmeden evvel ölmenin sırrını bulmalıyız belki.
Nefsimiz bize sonsuzluk vehmi verir. İşte bunu daha bu dünyada, yaşıyor iken kırmak; ölmeden önce ölmekle mümkün.
Ve her ânın bir emanet olduğunu idrak etmeliyiz.
Vakit, bize verilmiş en kıymetli sermayedir; onu sarraf titizliğiyle harcamak gerekir.
Aldananlardan olmamak için dikkat etmeliyiz buna.
Aldanışın panzehiri, elimizdeki nimetin kıymetini vaktinde bilmekten geçer.
İş işten geçtikten sonra ise hiçbir şey geriye dönmez artık.
Kalbi geçici olana değil, kalıcı olana bağlamaktır aslolan.
Kalbin kıblesini Sahibine döndürmektir mesele.
Çünkü kalp ancak ve ancak O’nu (c.c.) anmakla huzur bulur.
Fâni olana gönül veren, o fâni ile birlikte bir avuç toprağa karışır. Bâki olana yönelen ise, ömrü kısa olsa da izi uzun olur.
Uyanmak için çok geç değil; zira nefes aldığımız her an yeni bir başlangıçtır.
Yeter ki durup bir an kendimize soralım:
Neyi, ne uğruna feda ediyoruz?
Bu sorunun dürüst cevabı, gaflet perdesini yırtan ilk adım olacaktır.
Selametle…