O kadar sıradanlaştık ki yaşadığımız hayatı anlamaya, anlamlandırmaya; derin bir düşünceye veya düşünmeye ihtiyaç duymuyoruz.
Güneşin karşısındaki buz gibi eriyip giden hayatımızı ıskalıyoruz. Allah’ın bize verdiği canı, malı, ömrü heba ediyoruz.
Hayatın içinde yer tutan her şeyin bir hikâyesi olduğunu, bir derinliği ve genişliği bulunduğunu unutmuş gibiyiz. Her şeyi yüzeyinden anlıyor, kabuğundan anlamlandırıyor; ötesiyle hiç ilgilenmiyoruz.
Oysa hemen her şeyin hakikati, aslî anlamı, sırrı, muhtevası; ötelediğimiz o “öte”lerde gizli. Öte âlem dediğimizde asıl, sonsuz ve bâki hayatı kastetmiş oluyoruz ya, işte bu da öyle!
Bu derinliklere ve genişliklere bakamayan insanın, kendi içindeki o sonsuzluğu bulabilmesi ve bilebilmesi elbette mümkün değil. Bırakalım anlamayı bir tarafa, sonsuzun sonsuz ihtimallerini sezebilmesi bile neredeyse mümkün değil! Yani yaşadığı hayatı rutinin ötesine taşıyabilmesi, günübirlik yaşadıklarının “öte”sine geçebilmesi; dolayısıyla anlam dünyasını derinliklere açabilmesi, genişletebilmesi; zihinsel ve kalbî kabiliyetlerini her dem yeniden tazeleyebilmesi de mümkün değil.
İnsanın yaşı sürekli büyürken idrakinin hiç büyümüyor oluşu ne kadar keder verici bir şey! Saçları ağarırken içinin neredeyse hiç ağarmaması ne acı! İhtiyarlık adım adım yaklaşırken kendi ihtiyarının yavaş yavaş elinden kayıp gitmesi ne kadar üzücü!
Hayat makinesinin hareketini sağlayan bir dişli midir sadece insan? Hayatın içindeki her zerre bu kadar anlam yüklüyken, “insan”ın kendini “şey”lerin anlamlarından bu kadar mahrum bırakması reva mıdır? Hakikati aramak ve bulmak üzere bahşedilen nefeslerimizi yürüyüş bandında pürtelaş adımlarla boş yere tüketmek; sonsuz anlamlarla dolu anları, dakikaları, saatleri, günleri hiçbir şey kazanamadan, kendimize hiçbir anlam katamadan yaşayıp geçmek gerçekten yaşamak mıdır?
Anlamı aramak, her şeyin içindeki “şey”i aramaktır. Hayat teferruatının işaret ettiği aslı bulmaya yönelmektir. Meyvenin kabuğunu kemirerek yorulmak değil, özüne inebilmektir. Nazarı her şeyin tek bir “şey” olduğu istikamete çevirebilmektir. Nazarın ve istikametin aslında aynı şey olduğunu bilebilmektir. Renklerin ötesindeki rengi bulabilmektir. Anlamın içindeki sonsuz hakikatlerden tek bir hakikate varabilmektir.
“Bir şeyi düşünürken birçok başka düşünce üşüşüyor kafamın içine!” dedi güneşin batmasını bekleyenlerden biri.
“Çünkü zihin toprağı bereketlidir; her düşünce bir başka düşüncenin tohumunu atar zihin toprağına. O toprağı işlemek, kurak ve çorak bırakmamak lazım!” dedi diğeri.