Bir milletvekili çıkıp “maaşımız yetmiyor” dediğinde neye kulak kesilmeliyiz? Sözü söyleyenin partisine mi, aldığı ücrete mi, yoksa bu cümlenin istemeden açığa çıkardığı hakikate mi?
AK Partili Milletvekili Mestan Özcan’ın kameralara yansıyan “maaş yetmiyor” çıkışı, ilk bakışta siyasetin gündelik polemiklerinden biri gibi görünebilir. Muhalefet için bulunmaz bir fırsat, iktidar için talihsiz bir gaf… Fakat meseleyi sadece “vekil maaşı” tartışmasına indirgersek asıl soruyu ıskalarız: Eğer bir milletvekili geçinemediğini söylüyorsa, bu ülkede sıradan bir ücretlinin hâli nedir?
Burada durup düşünmek gerekiyor. Çünkü bu cümle, niyet edilenden daha büyük bir anlam evrenine açılıyor. Karl Marx’ın “İnsanlar kendi tarihlerini yaparlar ama seçtikleri koşullar altında değil” sözünü hatırlayalım. Bugün siyasetçiler de yurttaşlar da kendi ekonomik hikâyelerini yazmaya çalışıyorlar; ancak o hikâyenin zemini, enflasyonun, hayat pahalılığının ve gelir dağılımındaki bozulmanın belirlediği bir zemin. Mestan Özcan’ın cümlesi, belki kişisel bir serzenişti; fakat aslında içinde yaşadığımız ekonomik koşulların bir itirafı gibi yankılandı.
Şimdi soralım: Bir milletvekilinin maaşı nedir? Asgari ücretin katbekat üzerinde, Türkiye ortalamasının çok üstünde bir gelir. Eğer bu gelirle “geçinememek”ten söz ediliyorsa, ya “geçinmek” kavramının içi boşaltılmıştır ya da açıklanan resmî veriler gerçek hayatı anlatmıyordur. Türkiye’de yoksulluk sınırı her ay açıklanıyor. Rakamlar düzenli biçimde artıyor. Ama sokaktaki insanın hissettiği yoksulluk, tabloların anlattığından daha ağır. Mestan Özcan’ın çıkışı, tam da bu makasın görünür hâle gelmesidir.
Ancak burada haksızlık yapmamak gerekir. Bir milletvekilliği, yalnızca Meclis’te parmak kaldırmaktan ibaret değildir. Hele ki Türkiye gibi seçmenle temasın güçlü, beklentinin yüksek olduğu bir siyasal kültürde… Düğünler, cenazeler, taziyeler, hasta ziyaretleri, esnaf buluşmaları, sivil toplum toplantıları, şehir içi ve şehir dışı programlar… Bir milletvekili, halkla temas kurabilmek, sahada görünür olabilmek ve seçmeniyle bağını koparmamak adına ciddi bir temsil yükü taşır. Bu temsil, çoğu zaman kişisel harcamalarla yürür. Ulaşım giderleri, organizasyon destekleri, ikramlar, ofis masrafları… Siyaset, görünmeyen bir ekonomik maliyet üretir.
Bu noktada Mestan Özcan’ın serzenişine belli ölçüde hak vermek mümkündür. Çünkü Türkiye’de siyaset, kurumsal finansman yapısı güçlü bir zeminde yürümüyor. Parti mekanizmaları birçok yükü bireysel omuzlara bırakıyor. Milletvekili, hem yasama faaliyetini sürdürmek hem de seçmenle organik bağını korumak zorunda. Bu da kişisel gelirini zorlayan bir tablo ortaya çıkarabilir. Max Weber’in “Siyaset hem bir geçim yolu hem de bir çağrıdır” tespitini hatırlayalım. Türkiye’de siyaset, çoğu zaman bir çağrıdan ziyade yüksek maliyetli bir temsil faaliyetine dönüşmüş durumda.
Fakat tam da burada kritik soru devreye giriyor: Bu ekstra harcamalar, içinde bulunduğumuz ekonomik kısır döngüyü değiştiriyor mu? Bir milletvekilinin daha fazla düğüne gitmesi, daha çok ikramda bulunması ya da daha geniş bir temsil ağı kurması, toplumun genel yoksullaşma sorununa çare oluyor mu? Hayır. Bu, sistemin ürettiği bir döngünün içinde bireysel çabalarla ayakta kalma mücadelesinden ibaret kalıyor.
Asıl mesele şudur; Eğer siyaset kurumu, temsil maliyetini bireysel gelire yükleyen bir yapıdaysa, burada yapısal bir sorun vardır. Bu yapı hem siyasetçiyi ekonomik baskı altına alır hem de siyasetin niteliğini ve kalitesini düşürür. Çünkü temsil faaliyeti ekonomik güçle doğru orantılı hâle geldiğinde, siyaset eşit bir rekabet alanı olmaktan uzaklaşır. Bourdieu’nün “ekonomik sermaye ile siyasal sermaye arasındaki ilişki” vurgusu burada anlam kazanır. Ekonomik imkânı geniş olanın siyasal görünürlüğü artar. Bu da demokrasinin kalitesini tartışmalı hâle getirir.
Öte yandan, bu temsil harcamalarının artması toplumun yaşadığı geçim sıkıntısını hafifletmez; aksine o sıkıntının ne kadar yaygın olduğunu daha görünür kılar. Çünkü milletvekili de sonuçta aynı enflasyonist ortamın içindedir. Fakat aradaki fark şudur; Toplumun geniş kesimleri bu maliyetleri karşılayacak bir gelir artışına sahip değildir. Dolayısıyla bir milletvekilinin temsil masraflarından yakınması, aslında ekonominin genel sıkışmışlığını teyit eden bir işaret fişeğine dönüşür.
John Kenneth Galbraith, “Modern toplumda yoksulluk sadece gelir eksikliği değil, saygınlık eksikliğidir” der. Bugün Türkiye’de yaşanan da budur. İnsanlar yalnızca faturalarını ödeyemedikleri için değil, hayat standartlarının hızla gerilemesi nedeniyle de yoksulluk hissediyor. Orta sınıf eriyor. Sabit gelirliler her ay biraz daha geriye düşüyor. Bu koşullarda bir milletvekilinin “maaş yetmiyor” demesi, aslında toplumun geniş kesimlerinin hissettiği daralmayı üst perdeden dile getirmekten başka bir şey değil.
Peki bu söz en çok kimi zor durumda bırakır? Muhalefeti mi? Hayır. Asıl olarak hükümeti ve ekonomi yönetimini. Çünkü iktidar uzun süredir ekonomik göstergelerde bir toparlanma hikâyesi anlatıyor. Enflasyonun kontrol altına alındığı, programın işlediği, sabrın sonunda refahın geleceği söyleniyor. Fakat iktidar partisinin bir milletvekili bile mevcut gelir düzeyiyle, üstelik temsil yükünü de dikkate alarak, geçinemediğini ifade ediyorsa, bu hikâye sorgulanmaya başlar.
Burada şu soruyu sormak kaçınılmaz: Açıklanan yoksulluk sınırı gerçekten toplumun yaşadığı yoksulluğu yansıtıyor mu? Resmî istatistikler belirli bir sepet üzerinden hesap yapar. Fakat o sepetin içindeki hayat standardı neyi ifade eder? Hannah Arendt’in dediği gibi, “İnsan sadece yaşamak için değil, iyi yaşamak için vardır.” Eğer yoksulluk sınırı insanı sadece hayatta tutacak bir düzeyi tarif ediyorsa, o rakam gerçeği değil, çıplak bir istatistiği anlatır.
Son tahlilde Mestan Özcan’ın sözleri iki şeyi aynı anda gösteriyor: Birincisi, siyasetin temsil maliyetinin bireysel gelir üzerinde oluşturduğu baskıyı. İkincisi ise Türkiye’de ekonomik gerçekliğin resmî söylemle arasındaki açıyı. Fakat temsil giderlerine hak vermek, mevcut ekonomik programın toplumsal sonuçlarını aklamaz. Çünkü mesele tek tek milletvekillerinin bütçesi değil, bir ülkede “geçinmek” kavramının hangi eşiğe gerilediğidir.
Ve belki de en kritik soru şudur: Eğer yüksek gelir grubunda yer alan bir siyasetçi, temsil yükünü de gerekçe göstererek “yetmiyor” diyorsa, bu ülkede asgari ücretle, emekli maaşıyla yaşamaya çalışan milyonlar için “yeter” kavramı ne anlama geliyor?
Demek ki onlar perişan ve sürünüyorlar.
Cevap, yalnızca ekonomik tablolarda değil; siyasetin sahadaki pratiğinde ve toplumun gündelik hayatında saklı. Ve o cevap, açıklanan her yoksulluk sınırı rakamından daha sahici duruyor.