Bir şeyin ayıp kabul edilmesi, insanın utanma bilincinden kaynaklanır. Utanmanın bir duygu olduğu söylenir ve böyle bir duygumuz olduğu doğrudur. Fakat utanma duygusunun kaynağı, aklın kendisine ve başka şeylere dair ikinci farkındalığa sahip idrakidir. Yani kendi varlığına dair açık bir farkındalığı bulunmayan bir nesnede utanma bilinci ve bunu izleyen utanma duygusu meydana gelmez.
Bu sebeple utanmanın köklendiği zemin, insanın kendi varlığının saygınlık ve mahremiyetine dair kavrayışıdır. Nitekim bu bilinç ve duyguyu ifade etmek için kullandığımız “hayâ” kelimesi, hem bilinç hem de duygu yönleri dikkate alınarak “nefsin çirkin davranışlardan rahatsız olup onları terk etmesi” veya “kötü bir işin yapılmasından veya iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan sıkıntı” şeklinde açıklanır (TDV İslâm Ansiklopedisi, Hayâ md.).
Utanma veya hayanın kaynağında bulunan saygınlık ve mahremiyet bilinci de nihai zemini oluşturmaz. Bu bilinç, aslında daha derinde yatan tamlık ve eksiklik idrakinin bir uzantısıdır. Diğer canlılardan farklı olarak insan, tamlık ve eksiklik idrakine sahiptir. Zira bir şeyin eksiklik kapsamında değerlendirilebilmesi için bizde, en azından o şeyi ilgilendirecek şekilde bir tamlık idrakinin olması gerekir.
Dolayısıyla tamlığın ve eksikliğin sınırları, hem tecrübelerimizin hem de tecrübelerimizle paralel şekilde idrakimizin sınırlarına bağlı olarak daralır ve genişler. Bu sınırın en geniş hâli ise mevcutlar bütününü içine alacak vüsata ulaşmış şekliyle varlıktır. Aslına bakılırsa utanma veya hayâ, böylesi bir varlık idrakinden tümdengelimsel olarak türer ve her bir insanî duruma sirayet eder. Bu bakımdan tamlık ve eksiklik hem olgu hem de idrak olarak, aslı itibarıyla metafiziksel, uzantı ve tezahürleri itibarıyla fizikseldir.
Tamlık idrakinin temel özelliği, bir insanın olmak isteyebileceği doluluğu ifade etmesidir. Bu sebeple de bir nesnede tamlık ve eksiklik bilincinin bulunması, o şeyin kelimenin hakiki anlamıyla fert olabilecek bir kabiliyete sahip olması demektir.
Her ne kadar insanlar birer fert olarak dünyaya gelse de, kendi benliklerindeki eksikleri tamamlayıp hakiki ve özgün bir fert olabilmek, nadiren ulaşılabilen zor bir hedeftir. Hatta bütün metafizik gelenekler, bir bakıma böylesi bir ferdiyeti hedefler. “İlahî hakîm”, “insan-ı kâmil” ve “muhakkik” gibi tabirler, kendi tamlığına ulaşabilmiş ferdi ifade eder. Fakat böylesi bir ferdiyetin nadir ulaşılabilen bir hedef oluşu, onu sadece çok az insanın bulunduğu bir idrak seviyesi için anlamlı kılmaz.
İnsani idrakin en önemli özelliği, pek az insan için fiilen ulaşılmış bir seviyenin bütün insanlar için anlamlı bir gaye olabilmesidir. Gayenin anlamlı oluşu, her bir ferdin kendi tamlığını böyle bir gayeye nispetle kavrayıp ahlâkî değerlerini oradan devşirmesidir. İşte insandaki hayâ veya utanma idraki ve duygusu da insanın varlığa dair en kuşatıcı kavrayışından filizlenir. Bu kavrayış, bütün insan fertlerinde tabii ki tüm doluluğuyla bulunmaz ama her bir fert için ilke işlevi görür ve ahlâkî bilincini şekillendirir. Nitekim Hz. Peygamber’in (sav) “İnsanların başından beri nübüvvetten kavradıkları bir şey vardır: Utanmazsan (hayâ etmezsen) istediğini yap” hadisi, hayâ veya utanmanın metafizik temeline işaret etmiştir.
Varmak istediğim sonuç şu: Tamlık ve eksiklik kavrayışımız süregiden bir değişim yaşıyor. Hayâ ettiğimiz şeyler değişmeye başladı. Bunların bir kısmı maddi şartlarımızla ilgili, yani hayânın adaba bakan yönü. Fakat bir kısmı, bizzat tamlık ve eksiklik idrakimizdeki farklılaşma ve dönüşümlerden kaynaklanıyor.
Bilhassa idrakin süreklilik için ihtiyaç duyduğu maddi koşulların değişmesi, aynı idrakin yeni koşullarda gizlenmesine yahut unutulmasına yol açıyor. Kendimize dair farkındalığın âdet ve geleneklere emanet edilemeyeceği bir dönemdeyiz. İkinci farkındalığımızın güçlenmesi gerekiyor.