Zaman su gibi akıp gidiyor.
Ömür sermayemiz tükeniyor.
Yaşadığımız hayat, film şeridi gibi gözümüzün önünden hızla geçiyor.
İnsan 60 yaşına doğru yaklaşınca, bir tabureye oturup geriye bakma ihtiyacı hissediyor.
Yaşadıklarımız, yaşattıklarımız (haşa), yaşayamadıklarımız, kendimize yaşatılanlar… İşte bütün bunlar yaş aldıkça aklımıza geliyor.
Ee, sonra ne mi oluyor?
Yaptıklarımızın azından memnun, çoğundan ise pişman olduğumuz ortaya çıkıyor.
Bu sefer “keşke”ler başlıyor. Başlıyor da bazı konularda artık iş işten geçmiş oluyor.
Hayat, hepimize bir kere verilmiş; dar bir zaman diliminde, aynı sofrayı, aynı çatıyı, aynı yolu paylaştığımız bir yolculuktur.
Bu yolculukta yanımızdakiler, kaderin bize emanet ettiği yol arkadaşlarıdır; onlar bizim imtihanımız, biz de onların sığınağıyız.
Ne var ki çoğu zaman bu emaneti unutuyor, hayatı birbirimize dar edebiliyoruz.
Oysa asıl hüner, hayatı daraltmak değil; nefes alınacak menfezler, ışık sızacak pencereler açmaktır.
İnsan, yalnız kendi nefesiyle değil, aynı zamanda etrafına açtığı pencerelerden giren havayla yaşar.
Diğerkâm olmak, sadece kendi derdimizi değil, karşımızdakinin yükünü de omuzlamaya talip olmaktır.
Kendimizi onun yerine koymadan, onun gözünden bakmadan, onu anlamadan kurduğumuz her cümle, aramıza örülen bir duvara dönüşür.
Empati dediğimiz o haslet, aslında gönlün karşı kıyıya uzattığı bir köprüdür.
O köprüden geçenler, karşı tarafta bir düşman değil; kendisi gibi yaralı, kendisi gibi yorgun bir insan bulur.
Hata ettiğimizde hiçbir komplekse kapılmadan özür dileyebilmek, küçülmek değil; bilakis gönül mülkünde büyümektir.
Bir iyilik gördüğümüzde teşekkür edebilmek, o iyiliği unutmamak; vefanın ve kadirşinaslığın ta kendisidir.
Vefa, geçmişte kalan iyiliklerin bugün de yaşatılmasıdır; kadirşinaslık ise emeğin ve gönlün hakkını teslim etmektir.
Hayatın bütün zorlukları ancak bu hasletlerle hafifler; yükler paylaşıldıkça azalır, dertler dinlenildikçe diner.
Ne yazık ki modern hengâmenin içinde bu hakikati unutuyor, hayatı en sevdiklerimize zehir edebiliyoruz.
Sabrımızı sokaktaki yabancıya, öfkemizi ise hane halkına saklıyor; en güzel hâlimizi dışarıya, en keskin dilimizi ise içeriye taşıyabiliyoruz.
Evlerimiz kaleye değil, zindana dönüyor; sofralarımız bereketini, sözlerimiz sıcaklığını kaybediyor.
Oysa yuva, fırtınalı denizlerin ardından sığınılan bir limandır. O limanı kayalığa çevirmek, herkesten evvel kendi gemimizi parçalar.
Enaniyetin prangalarına vurulmuş bir gönül, önce karşısındakini, sonra kendini yakar; başkasına uzatılan ateş, evvela tutan eli dağlar.
Peygamber Efendimiz (a.s.)’ın buyruğu yol pusulamız olmalıdır:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.”
Kolaylaştırmak, hayatı birbirimize yaşanabilir kılmaktır; zorlaştırmak ise ömrü hem kendimize hem de sevdiklerimize dar etmektir.
Bir kırgınlığı büyütmek kolaydır; bir gönlü onarmak ise sabır ve incelik ister.
Bir tebessüm, bir özür, bir teşekkür… Bazen bir insanın dünyasını yeniden inşa etmeye yeter.
Hayatı yaşanabilir kılmak, büyük fedakârlıklardan önce küçük inceliklerle başlar.
İnsan, açtığı her pencereden evvela kendi gönlüne nefes taşır. Hayatı başkasına genişleten, aslında kendi dünyasını da ferahlatır.
Selametle…