Güven, insanın ağzından çıkan yeminlerle değil; hayatına yansıyan duruşuyla inşa edilir. Ne yazık ki günümüzde bazı insanlar, sözlerinin daha inandırıcı olması için sık sık namus, şeref, Allah ve Kur’an gibi kutsal değerleri yemin konusu hâline getiriyor.
Yozgat’ta insanların bir kısmı, konuştuğu şeylerin daha etkili ve daha inandırıcı olması için namus, şeref, Allah, Kur’an gibi kutsallar üzerine yemin etmeyi alışkanlık hâline getirmiş.
Karşısındaki, “Yahu, böyle yemin etme, bunları ağzına alma.” dese de bu, maalesef bir anlam ifade etmiyor.
Bunları düzeltmeye benim gücüm yetmez; itiraf ediyorum. Toplumun bir kısmının ağzını, konuşmalarını ben düzeltemem, gücüm yetmez.
“Neden bu kelimeleri kullanıyorsun?” dedim.
“Abi, ağız alışkanlığı.” diyerek cevap verdi.
İnsan eşref-i mahlûkattır.
İnsan onurludur.
Onur, insanın üzerine giydiği bir kisve değil; ta içinde sessizce demlenen bir oluştur.
Görünende arananın hakikati yoktur; hakikat, olanın derinliğinde saklıdır.
Bir insan hamken pişmiş, ham tohumken meyve vermiş gibi davranabilir; lâkin bu yalan, bir yerde mutlaka çuvallar.
Olmadan görünenler, kabuğu cilalı fakat içi boş kalmış bir ceviz gibidir.
En büyük erdem, insanoğlu için yaratılış gayesine uygun bir olma ameliyesinin içinde bulunmak, o oluşa doğru yorulmadan yürümektir.
İnsan, bir kere olup biten değil; ömrü boyunca inşa edilen bir bina gibidir.
Her şeyin görüntüye, görünene ve parıltıya indirgendiği bir çağda, olmanın hiçbir kıymeti yokmuş gibi hissedilebilir.
Ekranların vitrininde en çok görünenin, en çok var olduğu sanılır.
Oysa hayatı manalı yaşayanlar, görünenler değil; sessizce, sabırla ve derinlikle olanlardır.
Olmak, gösterişin gürültüsünde değil; nefsin sükûtunda, gönlün tenhasında yeşerir.
Tüm mesele budur işte: olmak ya da olmamak.
Görünmek ve göstermek derdine düşenlerin, olmak gibi bir derdi hiç olmaz.
Onların varı yoğu görünmektir; kendini göstermektir; kendini olduğundan çok, olmadığından öte göstermektir.
Bir tohum, toprağın karanlığında çürümeyi göze almadan filiz veremez; oluş da böyle bir çürümeyi, bir sabrı ve bir yalnızlığı ister.
Görünen ise sabırsızdır; henüz kök salmadan gövde, gövde vermeden dal, dal vermeden meyve arar.
Fakat köksüz ağacı ilk fırtına devirir.
Rüzgâr, yaprağı savurur; kökü değil.
Peki insan, bir ömrü sadece görünmek için mi tüketecektir?
Görünenin ışığı geçicidir; olanın nuru ise kalıcıdır.
Biri projektörle aydınlanır, sabah sönebilir; öteki, içeriden yanan bir kandil gibi hiç sönmez.
İçini inşa etmeyen, dışını ne kadar süslerse süslesin, bir gün o cephenin ardındaki boşlukla yüzleşir.
Çünkü boya döküldüğünde geriye ancak yapının kendisi kalır.
Olmak, zahmetli bir yolculuktur; her basamağı sabırla, emekle ve teslimiyetle örülür.
Görünmek ise kolaydır; bir tuşa, bir poza, bir ana bakar.
Lâkin kolay olan hiçbir şey, insanı hakikaten yüceltmez.
İnsanı yücelten, gördükleri değil; olduklarıdır.
Görüntü, insanın gölgesidir; oluş ise onun asıl kendisidir.
Ve bir gün herkes soyunacak o görüntülerden; geriye yalnızca oluşun terazisinde tartılan şey kalacak.
O terazide ağır basmak isteyen, önce kendi içinde olmayı göze almalıdır.
Onur, işte tam da bu göze alışın adıdır.
Sonuç olarak, konuşmalarımızda kullandığımız kelimeler bizim hakkımızda çok şey söyler; kendimizi ele verir.
Cesaretli olduğumuzu göstermek için illa kendimizi bir binanın üstünden atmamız gerekmiyor.
Şeref, onur gibi insani ve ahlaki değerleri böylesine kolay yıpratmamalıyız.
Her insan kendinden mesuldür.
Her koyun kendi bacağından asılır.
Herkes kendi göbeğini kendi keser.
Selametle…